ATATÜRK’ÜN DOĞUMU, AİLESİ VE ÇOCUKLUK YILLARI

Çok az insana nasip olur milleti tarafından anılmak, kalplerde yaşamak, gönüllerde taht kurmak, halkı tarafından sevilmek, yani unutulmamak, hatta hiç unutulmayacak olmak, eserler bırakmak, eserleriyle anılmak.


4016
4016 Beğeni

ATATÜRK’ÜN DOĞUMU, AİLESİ VE ÇOCUKLUK YILLARI

Çok az insana nasip olur milleti tarafından anılmak, kalplerde yaşamak, gönüllerde taht kurmak, halkı tarafından sevilmek, yani unutulmamak, hatta hiç unutulmayacak olmak, eserler bırakmak, eserleriyle anılmak.

Bırakılan eser Devlet olunca, bırakılan eser Cumhuriyet olunca eserin sahibi daha bir farklı olur.

Dolayısıyla, son büyük Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk, devlet kurucusu olarak, Türk Milleti’nin kalbinde, ilk devletimiz Büyük Hun İmparatorluğu’nu kuran Teoman, Göktürk İmparatorluğu’nu kuran Bumin Han, Avar İmparatorluğu’nu kuran Bayar Kağan, Uygur Devleti’ni kuran Boyla Kağan, Karahanlılar Devleti’ni kuran Bilge Kül Kadır Han, Gazneliler Devleti’ni kuran Alp Tekin, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kuran Selçuk Bey, Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Süleyman Şah, Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osman Bey ve fazla uzatmamak için daha adını saymadığımız pek çok Türk Devletlerinin kurucularıyla aynı değere hatta daha fazlasına sahiptir.

Çünkü O, yeni bir devlet kurarken imkânsızı gerçekleştirdi. Yokluklar, kıtlıklar, işgaller altında yepyeni bir devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başardı.

Bu büyük insan, bu büyük eserin sahibi köşklerde, saraylarda doğmadı. Hanedan üyesi ya da bir tahtın varisi değildi. Sade bir evde, mütevazi bir ailede dünyaya geldi.

Babası Ali Rıza Efendi, Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş olan Kocacık Yörüklerinden Hafız Ahmet Efendi isminde bir zatın oğludur. Yani Evlâd-ı Fatihandır.

Ali Rıza Efendi’nin annesinin adı ise Ayşe Hanımdır. Ali Rıza Efendi’nin Rukiye Hanım isminde bir kız kardeşi ve Salih Bey isminde bir de erkek kardeşi vardı. Ali Rıza Efendi, Katarin kazasında gümrük muhafaza memurluğunda, evkaf kâtipliğinde ve rüsumat memurluğunda bulundu.

Ali Rıza Efendi’nin, Selanik’te kurulan ve gönüllülerden oluşan bir askeri taburda gönüllü birinci mülazım (üsteğmen) olarak yer aldığı ve hatta 1876 yılında Mithat Paşa’nın ilk Meşrutiyeti ilanı sırasında bu taburla birlikte İstanbul’a geldiği de ifade edilmektedir. Ancak, Atatürk bu ifadeyi tasvip etmemiştir.

Atatürk’ün Annesi Zübeyde Hanım ise Vodina’dan Selanik’e gelmiş olan Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Zübeyde Hanım’ın annesinin ismi Ayşe Hanım’dır. Atatürk’ün bir teyzesi ve Hasan ve Hüseyin Ağa isminde iki dayısı ile birkaç da yeğeni vardı.

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım Selanik’te evlendiler. Bu evliliğin tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda 1870-1871 tarihleri arasında evlendikleri ifade edilirken, bazı kaynaklarda da 1876’da evlendikleri söylenmektedir.

Ali Rıza Efendi, evlendiği zaman, Gümrük idaresinde memur olarak çalışıyordu. Çalıştığı yer Selanik’ten epeyce uzakta Türk-Yunan sınırındaki Çayağzı yahut Papaz Köprüsü denilen bölgeydi.

Daha önceleri Evkaf Dairesindeki kâtiplikten ve Asâkir-i Milliye taburundaki gönüllülükten önce Batı Trakya’da ve Makedonya’da da memurluk görevinde bulunmuştu.

İlk evlendiklerinde Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin yaşadığı Selanik’te Yenikapı mahallesindeki evlerine yerleşti. Bir süre sonra Papaz Köprüsüne geldiler. Ancak burada şartlar çok kötüydü. Zorda olsa bu şartlara katlandılar. Hatta burada iki çocuklarını kaybettiler.

Mevcut duruma daha fazla dayanamayan Ali Rıza Efendi istifa ederek kereste ticareti ile uğraşmaya başladı. Bu işle meşgul olurken o yöredeki Yunan eşkıyasının saldırıları yüzünden büyük zarar gördü. Bu yüzden tekrar Selanik’e nakletmek zorunda kaldı ve burada Atatürk’ün doğduğu o meşhur pembe boyalı ahşap evi yaptırdı.

Atatürk, 1881 yılında Selanik’de Ahmet Subaşı Mahallesi’nde (Kasımiye Mahallesi ) Islahhane Caddesi’nde bu gün müze olan pembe boyalı bu ahşap evde doğdu.

Atatürk’ün doğduğu evin bulunduğu mahalle bazı kaynaklarda Koca Kasım Mahallesi olarak da geçmektedir.

Bu ev bu gün Apostolu Pavlu veya Agiou Dimitriou Sokağındaki 71 No’lu binadır. Selanik’teki Konsolosluğumuzun bahçe sınırları içindedir.

Selanik Belediyesi 12 Şubat 1937’de aldığı bir kararla bu binayı sahibinden satın alarak Atatürk’e armağan etti.

O’nun doğumu şüphesiz ki Türk ve dünya tarihinin önemli olaylarından biri oldu.

Çünkü O, askeri ve siyasi alandaki faaliyetleriyle hem dünya tarihini etkiledi hem de Türk Milletinin istikbâlini belirledi.

O gün bu mütevazi evde bir bayram havası yaşandı.

Babası Ali Rıza Efendi, Türk toplumundaki ad verme geleneklerinden birine uyarak, O’na daha önce ölen kendi kardeşi Mustafa’nın adını koydu.

Bu isim, aynı zamanda Hz.Muhammed’in ismiydi ve “Seçilmiş Kişi” anlamına geliyordu. Baba’nın ve Anne’nin mutluluğuna diyecek yoktu, çünkü önceleri yaşamamış olan üç çocuktan sonra (Fatma, Ömer ve Ahmet) yeni bir erkek evlada kavuşmuşlardı.

Atatürk’ün Makbule Hanım ve Naciye Hanım isimlerinde iki de kız kardeşi vardı. Ancak Naciye Hanım da küçük yaşta vefat etti.

Atatürk, kardeşi Makbule Hanım, annesi Zübeyde Hanım ve babası Ali Rıza Efendi ile birlikte Selanik’te mutlu bir çocukluk dönemi geçirdi.

Sonunda tahsil çağına geldi.

Her çocuk gibi O’nun da okuması gerekiyordu.

Annesi, eski geleneklere uyularak, ilahilerle mahalle mektebine başlamasını ve hafız olarak yetiştirilmesini istiyordu. Babası Ali Rıza Efendi ise, o zaman Selanik’te yeni bir eğitim sistemi uygulayan Şemsi Efendi Mektebi’ne devamını arzu ediyordu.

Atatürk önce geleneksel merasimle Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebine kaydedildi. Bu suretle annesinin gönlü yapıldı ve arzusu yerine getirildi. Bir süre sonra Atatürk, buradan alınarak çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne kaydedildi. Böylece babasının da arzusu gerçekleşmiş oldu.

Aslında Atatürk’ün çocukluk yıllarında karşılaştığı bu durum, eski ile yeninin tartışmasıydı ve ileriki yaşantısını dahi etkileyecek bir olaydı. Annesi eskiyi, babası ise yeniyi ya da geleceği temsil ediyordu ve bu olay ülkenin gelecekteki değişiminin habercisiydi.

Atatürk, bu konuyu, Ankara’da kendisiyle bir görüşme yapan Vakit Gazetesi yazarı Ahmet Emin Yalman’a şöyle anlattı:

“Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir çatışma vardı. Annem, ilahilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrükte memur olan babam, o zaman yeni açılan, Şemsi Efendi’nin okuluna gitmemi ve yeni yöntemlere göre okumamı yeğ tutuyordu. Nihayet babam işi ustaca çözdü. İlk önce bilinen törenle mahalle okuluna başladım. Böylece annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım; Şemsi Efendi’nin okuluna yazıldım.”

Bu olay, Atatürk’ün kişiliğinde etkili olmuş, ilginç bir olaydır. Atatürk bu vesileyle, kadının Türk toplumundaki yeri hakkında ilk dersi de babasından almış oldu.

Atatürk’ün Şemsi Efendi Okulunda öğrenime başlaması bir şanstı. Çünkü o okulda günün şartlarına göre, çok yetenekli öğretmenler vardı. Onların da katkısıyla Atatürk, okulu ve derslerini sevdi ve ne olursa olsun okumaya burada karar verdi. Buradaki öğretmenler O’nun ufkunu açtı.

Atatürk’ün çocukluğundaki mutluluğu ve ilk tahsil hayatı fazla uzun sürmedi.

Çünkü O yedi-sekiz yaşında iken babası Ali Rıza Efendi vefat etti. O’ nun ölümü, Zübeyde Hanım’ı tabiî ki olumsuz yönde etkiledi ve çok sarstı.

Aslında bu olay en çok Atatürk’ün hayatını değiştirdi ve O’nun kişiliği üzerinde önemli rol oynadı. Çocuk yaşta yetim kalması O’nda “güçlenme içgüdüsü” ve kendi kendine karar verme yeteneğini ve çocuk sevgisini geliştirdi.

Ekonomik açıdan da sıkıntıya düşen Zübeyde Hanım, o sırada yedi yaşında olan Atatürk’ün tahsilini durdurmaya ve kızı Makbule Hanımı da yanına alarak, kardeşi Hüseyin Efendi’nin yanına gitmeye mecbur kaldı.

Atatürk’ün dayısı Hüseyin Efendi, Langaza civarında Rapla köyünde yaşıyordu. Atatürk buraya geldiğinde, köy hayatını hiç yadırgamadı.

Bu durumu da şöyle anlatırdı:

“Babam öldükten sonra annem ile birlikte dayımın köyüne gittik ve oraya yerleştik. Dayım tam manasıyla bir köy hayatı geçiriyordu. Çocukluk bu ya, ben de o hayata derhal karıştım ve çok da hoşuma gitti. Dayım çiftlikte kâhyalık ediyordu. Bana da vazife verdi. Benim başlıca işim tarla bekçiliği idi. Kardeşim Makbule ile beraber bakla tarlasının kulübesinde oturur, tarladan kargaları kovmakla meşgul olurduk. Hatta bir gün, hiç unutmam, Makbule ile yoğurt yiyorduk. Aramızda kavga çıktı. Makbule’nin başını tuttum, yoğurt çanağının içine soktum. Yüzü gözü yoğurt olmuştu!”

Atatürk çocukluğuna ait bu hatırayı anlatırken hep gülerdi ve bu durumu Makbule Hanıma da zaman zaman tekrar ettirirdi.

Atatürk’ün çocukluğunda yaşadığı bu köy hayatı onda toprak ve vatan sevgisini ve ilerde yurdu saldırılara karşı koruyacak Büyük Adam’ın ilk sahip olma, koruma duygularını, bitki ve hayvan sevgisini geliştirdi ve cesaretini artırdı.

O gün tarlayı bekleyen, kargaları kovan Atatürk, gün geldi, yurdun başını bekledi; Türk Milletini tarih sahnesinden silmeye çalışan düşmanları kovup, Cumhuriyeti kurmayı başardı.

Kişisel özellikleri o günlerde şekillenmeye başlayan Atatürk, Makbule Hanım’ın ifade ettiği gibi, çiftlikte hiç boş durmuyor, kendi oyuncağını kendi yapıyor ve devamlı meşgul olacak bir şeyler buluyordu.

Ancak birkaç deneme yapılmasına rağmen, eğitimi konusunda olumlu gelişme sağlanamıyordu. Bir ara civardaki Rum okullarından birine verilmek istendiyse de sonradan bundan vazgeçildi.

Çiftliğin yazıcısının verdiği derslerden de pek hoşlanmadı. Zira kendisine ders verecek kişileri yetersiz buluyor, beğenmiyordu. Bazen de çocukça yaramazlıklar yapıyor ve çoğu zaman yalnız kalmayı tercih ediyordu.

Atatürk’ün köy hayatı bir süre devam ettikten sonra, Zübeyde Hanım, oğlunun okulsuz kalmasından müteessir olarak endişelenmeye başladı. O’nun tahsiline çok önem veriyordu ama asker olmasını istemiyordu.

Bu yüzden Atatürk’ü, Selanik’e götürerek Hacı Şükrü Efendi Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydedilmesini sağladı. Ancak bu okuldaki bir dayak olayı ve okulda giyilen kıyafetler Atatürk’ü rahatsız etti ve büyük annesi Ayşe Hanım, O’nu bu okuldan çıkardı.

Atatürk, çocukluk hayatının bu bölümünü ise şöyle ifade ederdi:

“…Annem okulsuz kaldığım için kaygılanmaya başladı. Nihayet Selanik’te bulunan teyzemin yanına gitmeme ve okula devam etmeme karar verildi. Selanik’te Mülkiye Rüştiyesi’ne yazıldım. Okulda Kaymak Hafız adında bir öğretmen vardı. Bir gün sınıfımızda ders verirken ben bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Öğretmen beni yakaladı, çok dövdü. Bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyük annem zaten okulda okumamı istemiyordu. Beni derhal okuldan çıkardı.”

Atatürk’ün çocukluk yıllarında mahalle mektebinde ve de Mülkiye Rüştiyesi’nde yaşadığı olumsuzluklar ve Şemsi Efendi’nin modern usuldeki öğretim metotları ülkemizin eğitim sistemini buna göre değiştirmesinde etkili oldu.

Atatürk, asker olmak istiyordu ama annesi bunu kabul etmiyordu. Bu nedenle Atatürk annesine söylemeden, komşuları Binbaşı Kadri Bey’in de teşvikiyle sınava girdi ve başarılı olarak 1893’de Selanik Askeri Rüştiye’sine kayıt oldu.

Bazı kaynaklarda bu tarih 1894 olarak da ifade edilmektedir. Böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

Atatürk, bu dönemin başlamasını ise sonradan şöyle anlatırdı:

“Karşımızda Binbaşı Kadri Bey adında bir kişi oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey Askeri Rüştiye’ye gidiyordu ve okul elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda subaylar görüyordum. Bu dereceye ulaşmak için izlenmesi gereken yolun, Askeri Rüştiye’ye girmek olduğunu anlıyordum. O sırada annem de Selanik’e gelmişti. Askeri Rüştiye’ye girmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten korkardı. Asker olmama şiddetle karşı çıktı. Giriş sınavı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime Askeri Rüştiye’ye giderek sınav verdim. Böylece anneme karşı bir oldu bitti yapmış oldum.”

Annesi Zübeyde Hanım’ın o günlerde rüyasında, oğlunun elinde altın tepsi ile bir minareye çıktığını görmesi, O’nun istikbali için bir hayır alameti, parlak bir istikbalin müjdecisi olarak tabir edildi. Gerçekten de öyle oldu ve Milletin istikbali de onunla parladı.

Atatürk’ün çocukluğu hakkında şüphesiz ki en önemli kaynak olan Annesi Zübeyde Hanım, O’nun çocukluğunu şöyle anlatırdı:

“Mustafam küçücük çocukken bile gayet temiz giyinirdi. Adeta büyük bir adam gibi tavırlar alır, herkesle büyükmüş gibi konuşurdu. Mahalle çocukları sokakta oynarlarken onların taş, sapan gibi sokak oyunlarına, ayak atlamalarına, koşmacalarına iltifat etmez, onlara bir nevi istihfafla (önem vermeme) bakardı. O’nun kendisine mahsus bir benliği vardı. Ellerini pantolonunun cebine koyarak ve başını yukarıya dikerek konuşması daima hepimizin nazarı dikkatini celb ederdi. Ne kadar nazik, ne kadar sıkılgan bir çocuktu, size tarif edemem. Konu komşu her kes O’nu çok severdi. Çok zeki bir çocuktu.”

Evet O bir çocuktu, annesinin tabiriyle zeki bir çocuktu. Fakat önceki mutluluğu bozulmuştu, babasını kaybetmişti, yani yetim büyüyordu.

Ülkenin durumu da pek farklı değildi. Büyük bir hızla çöküşe doğru gidiyordu.

O, Selanik’te dayısının kâhyalık yaptığı çiftlikte tarlalarda toprakla haşır neşir oldu ve çocukluk yıllarının zorluklarıyla vatan idealini perçinledi ve kendini askerî eğitiminin ilk aşaması olan Selanik Askeri Rüştiyesi’nde buldu.

Zübeyde Hanım, “Tanrının bana bu oğlu vatanı kurtarmak için gönderdiğine inanıyorum” diyordu.

Öyle de oldu, askeri eğitimini tamamlayan Atatürk zorluklarla dolu bir yola girdi. Zorlu bir mücadele ve başarılı bir liderlik süreci sonunda yeni bir devlet kurdu.

Böylesine üstün vasıflı ve liderlik yeteneğine sahip insanların yetişmesinde yaşadığı çevre ve çocukluk yılları önemli rol oynamaktadır. Ayrıca çocukluk dönemlerinde yaşanan olayların liderlerin kişiliği üzerinde etkili olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle Atatürk’ün doğumu ve çocukluk yılları tabii ki büyük önem arz etmektedir.

Bu vesileyle Devletimizin Kurucusu Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 81. yılında milletçe bir kere daha minnet ve şükranla anıyoruz.

Çünkü, Türk Milleti, O’nun önderliğinde vatanına sahip çıktı. Üzerine oynanan oyunları, hayalleri O’nunla beraber bozdu. Önündeki engelleri O’nunla aştı. Ümitsizliği O’nunla yendi, öz benliğine kavuştu. Dünya milletleri arasında saygın yerini aldı ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştı. O’ndan aldığı ilham ve güçle geleceğe güvenle bakmaya başladı. İşte bu yüzdendir ki Atatürk’ün doğumu, Türk Milleti için, Türk tarihi için bir dönüm noktası oldu…


0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sizin Tepkiniz Nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
1
love
lol lol
1
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

ATATÜRK’ÜN DOĞUMU, AİLESİ VE ÇOCUKLUK YILLARI

 
Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı