NUTUK 57. BÖLÜM

Atatürk'ün Tarihe ve Geleceğe Işık Tutan Ölümsüz Eseri NUTUK Atatürkçü Medya'da


3980
3980 Beğeni

NUTUK 57. BÖLÜM

HÜKÜMET AÇIKTAN AÇIĞA VE KARŞI KARŞIYA ÇARPIŞMAYI KABUL ETTİ

Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek sorun, “Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı (Göçmen Değiştirme, Onarım ve Yerleştirme İşleri Bakanlığı)” ile ilgili gensoru idi.

Başbakan İsmet Paşa kürsüye çıkarak şu öneride bulundu: “Birçok milletvekillerinin, onarım ve yerleştirme işleri üzerinde konuşmaktan daha çok, türlü ilişkilerle, çeşitli bakanlıkların işlerine değindiklerini gördüm. Dahası, kimi milletvekilleri, Başbakanın devletin iç ve dış siyasası üzerine enine boyuna ayrıntılı bilgi vermesini istemişlerdir. Bu isteklerin hepsini seve seve benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüksek Meclisçe uygun görülerek Başkan Vekilliğine seçilmiştir. Ama bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir bakımdan kısılmamasını öneririm. Ben, güzel ‘taktik (Tahtıe : yanlışını çıkarma)’i severim.”

Böylece hükümet sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını oynamalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan ve karşı karşıya savaşmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Baylar, hükümetten yana ve karşıcıl olmak üzere, otuza yakın milletvekili söz söyledi. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular. Tartışma bir sonuç alınmaksızın beş saat sürdü. Gensoru görüşmesi ertesi güne bırakıldı.

Ertesi günü, öğleden sonra saat 2.30’da görüşmelere başlandı. İlk sözü alan, İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun bir açıklama yaptı. Karşıcıllar, oturdukları yerlerden, Recep Bey’e kısa sözlerle sataşıyorlardı.

Recep Bey konuşmasının bir yerinde dedi ki: “Kimi gazeteler ve kimi kişiler diyorlar ki, Ankara’da bir hükümet varmış; Meclisin bütün dinlenme döneminde, ülkeyi, ne kadar yasa dışı, kural dışı yöntemler varsa, hep bunlarla yönetmiş. Söylentiye göre, kimi arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada bakanların yaptıkları yasaya aykırı işler yazılı imiş. Bir gün gelecekmiş; Meclis toplanacak ve orada hükümeti hesaba çekeceklermiş. O zaman, o gizli defterlerde yazılı olan şeyler, ulusun önünde hükümetten sorulacakmış. İşte o gün gelmiştir! O defterlerde yazılı olan şeyleri ulusun gözü önüne döksünler!”

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul takısı kullanarak yanıt verdi: “Sırasında dökeceğiz!” dedi.

Recep Bey yanıt verdi: “Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, ulusun önünde, her zaman, sorumluluk bağrı açık olarak, karşınızdadır.” dedi ve şu sözleri ekledi: “Ülke, gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe, kararsızlığa dayanamayacak bir durumdadır. Açıktan açığa eleştiri görevi yapılmaksızın birtakım kuşku bulutlarının çevrende her gün dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyetinde, bu körpe varlığın yapısında dokuncalı karışıklıklar varmış gibi göstermek, bu ülkeye hainliktir.” “Herkes, köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada birtakım kuruntudan (mevhum) boş sanılarla kamuoyunu bulandırmaktansa, herkesin, kendilerine eşitlikle açık olan ulus kürsüsüne çıkıp gerçeği söylemesi gerekir. Gerçek söylenmezse yine bu köksüz söylentiler sürdürülürse, (bunu yapanların), bu ülkenin geleceği ile içten ve sağlam bir ilişkileri bulunmadığına belirti sayacağım. Ben kendim böyle sayacağım ve sanırım ki ulus da böyle sayacaktır. Bu kürsüye çağırıyorum… Gelin konuşun! Konuşun ki, gerçek ne yandadır; sanı, kuruntu, lekeleme, suçlama ne yandadır? Ulus bilsin!”

Recep Bey’den sonra, karşıcıl olarak konuşan birtakım kişiler dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa yanıt verdiler.

Karşıcıl konuşmak isteyenler arasında Rauf Bey de vardı. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün hükümeti kapsayacak biçimde genişletilmesini uygun bulmamakla birlikte, Başbakan Paşa’nın bu davranışını yiğitçe buldu ve sözlerinin başında: “Meclis,bir kasıt karşısında bulunan hükümete saldırıya geçmiştir.” dedi.

Yunus Nadi Bey: “Anlamadık!” dedi.

Rauf Bey açıkladı, dedi ki: “Eleştiriciler hükümete karşı konuşurken, bilerek isteyerek hazırlanmışlar ve ona saldırıyorlar gibi görüyorum.”

Rauf Bey, konuşanların ağır sözler kullanmamaları; hükümeti küçük düşürecek biçimde konuşulmaması gibi öğüt verircesine ılımlı bir durum takındıktan sonra, Feridun Fikri Bey’in önerisine değindi ve onu savundu. Tunceli Milletvekilinin önerisi, bir “Meclis soruşturması” (enquéte parlementaire) idi. Bir “Meclis soruşturması” kurulu kurulması için ivedilikle karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin açık oya konulması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey; “İnceleme Kurulu diye anladığım bir kuruldan söz edildi.” (söyleyen Feridun Fikri Bey’dir.) dedikten sonra şunları ekledi: ” .. Bakanlar böyle bir kurulun kabulünü, şimdiye değin saygın olan yurtsal ve ulusal duygulara karşı bir leke ve bir aşağılama saydılar.”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti: “Biraz öyle,” dedi. Rauf Bey de: “Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek söylüyorum ve bunun gerekli olduğunu, (…) ben de ilgili olduğum için herkesten önce,ben istiyorum.” dedi.

CUMHURİYET SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY’İN DİLİ VARMIYORDU

Rauf Bey, söz söylerken, Meclise karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de neden aramaya önem veriyordu. Bir yerini getirerek dedi ki: “Bu yüce Meclisin koyduğu yasalara kimi sıfatlar takılmıştır; ‘koridor yasaları’ denilmiştir.”

Rauf Bey, yüce Meclise saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüce Meclisin cumhuriyeti kuran yasası karşısında, takındığı saygısız durumun unutulduğunu sanmış olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): “Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir.”dedi. Bu söz, Rauf Bey’e, konuşma yönünü değiştirtti ise de, Muhtar Bey alındı.

Saip Bey (Kozan) söze karıştı. En sonu, başkanlığın işe karışması ve uyarması ile Rauf Bey’in konuşmasını sürdürmesi sağlandı.

Rauf Bey, döndü dolaştı, en sonu “ilke” sorununa dayandı: “Tutumumuz, yolumuz, sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesidir.” dedi.

Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: “Cumhuriyet!”

Rauf Bey yanıt vermedi. Başladığı tümceyi şöylece bitirdi: “Ulusal egemenliğin belirdiği biricik makam, Büyük Millet Meclisidir.”

“Cumhuriyet!” sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.

Ali Saip Bey (Kozan): “Cumhuriyet!” dedi.

Rauf Bey, Ali Saip Bey’le konuşmaya başladı. İhsan Bey işe karıştı: “Sözleriniz açık değildir, Rauf Beyefendi!” dedi.

Rauf Bey: “Açıktır, çok rica ederim, İhsan Beyefendi.”dedi. İhsan Bey de: “pek açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!” dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusu bulunduğundan, yargıçlık etmiş olduğundan söz ederek dedi ki: “Suçsuzluk temel ilkedir. Tersi tanıtlanamadıkça, yanlardan birini sanık gibi görmek ve onu sanık diye adlandırmak doğru değildir.” İhsan Bey yanıt verdi: “Gerçeği söylemeyen sanıktan kuşkulanmakta yargıç haklıdır.” dedi.

Rauf Bey’le İhsan Bey arasındaki karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan işe karıştı. Rauf Bey yine konuşmaya başladı: “Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir yasa yapılması Anayasa’da söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu soruyorum.” Dedi.

Baylar; yasaları Meclis yaptığına göre, Rauf Bey bu soruyu, hükümete değil, kendisinin de üye olarak içinde bulunduğu Meclise soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay kuruluşuna değindikten sonra:” Haydutluğun ortadan kaldırılması ile ilgili yasa uygulanmış mıdır? Köy yasası uygulanmış mıdır?” diye İçişleri Bakanından başlayarak, Bayındırlık, Ticaret, Tarım, Milli Savunma, Adalet, Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular sordu. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in, ulusun ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu. Örneğin, Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğunu basında görmüş; “O iş nasıl olmuş?” dedi. “Özverili ve yiğit ordumuzun, Kurtuluş Savaşından sonra, savaştan barışa geçişinde, büyük bir olgunluk ve düzen gösterdiğini işittik, göğsümüz kabardı. Ama, ondan sonraki yedirme, giydirme işlerinde, durumun yine öyle düzenli olduğunu düşünüp kabul edebilir miyiz? Bu yönden bizi aydınlatmalarını rica ederiz.” dedi.

Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi sözünden anlaşılıyor. “Rica ederiz.” diyor. Gerçekte bu sorunun, o güne değin orduların başında bulunan iki ordu müfettişinin de katılmasıyla düzenlenmiş olduğu yargısına varmamak için bir neden yoktur.

Rauf Bey, adalet örgütündeki değişiklik dolayısıyla,yapılan uygulamanın adaleti sağlamak için en uygun yöntem ve biçim olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanından da, ilköğretim süresinin yasaya aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un “Eminlik”le (Eskiden İstanbul, Ankara gibi kentlerin belediye başkanlığı) yönetilmesinin, halkın haklarına saldırı olduğundan da söz ettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vâsıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu vesile ile öğretmenlerden söz açarak dedi ki: “Öğretmen ordusunun, aydın ordunun, şu ya da bu yanı tutar ve destekler biçimde yayın yapmaları doğru mudur?”

Rauf Bey bunun doğru olmadığını söyleyerek söylevini şu cümle ile bitirdi: “Tanrı yurdumu, ulusumu ve hepimizi korusun.”

Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı. Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey, daha önce kendisinin konuşması gerektiği savında bulundu. Vehbi Bey: “Efendim, bu iş bakanların Meclisi sorguya çekmesi biçimine girdi.” dedi. Başkanlık, bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzüğü hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan bakanların, tüzük ile sağlanmış söz haklarını kullanmalarına izin verilmezse, gerçeğin belirmesine yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer yanıt verdi. Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye bir öğütçü gibi çıktığını söyleyerek: “Bu Meclis, ne tam bir sessizlik içinde çalışmak zorunda olan bir okuldur, ne de bir bilim akademisidir.” dedi.

Rauf Bey’in kürsüde bugün bile açık konuşmadığına; “soruşturma” sözünü söylemeyerek Feridun Fikri Bey’in, üç bakanlığın bir yıllık çalışmalarına ilişkin yersiz, haksız, mantıksız, yasa dışı ve hükümet dengesini bozan “Meclis soruşturması” isteğini desteklemekte olduğuna Meclisin dikkatini çekti. Feridun Fikri Bey, oturduğu yerden, Recep Bey’in “mantıksızdır” dediğine karşı çıktı. Bu sözü geri almasını istedi.

Recep Bey: “Geri almıyorum efendim, mantıksızdır; gerçek, olduğu gibi söylenir.” dedi. Feridun Fikri Bey’in: “Mantıksız sözünü kabul etmiyorum.” demesi üzerine Recep Bey şu yanıtı verdi: “Feridun Fikri Bey, dedi, siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız…” (daha ağır şeyleri, Adalet Bakanı Necati Bey söylemiş). Feridun Fikri Bey: “Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar.” dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak: “Sözlerimi geri almadım.” dedi. Biraz gürültü oldu. En sonu Başkan: “Rica ederim, gürültüyü keselim!” dedi. Recep Bey, açıklamasını sürdürerek :”… Birçok kişilerde defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte baylar, dedi, defterlerin yavaş yavaş ucu görünüyor.”

Recep Bey, Rauf Bey’in sözlerinde kullandığı taktik’e dikkati çekerek dedi ki: “Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de: ‘Hiçbir zaman bakanları sorumlu tutmak, ya da hükümeti düşürmek gibi bir amaç gütmüyorum.’ diyorlar. Bir gensoru günü ulus kürsüsüne çıkan kişi, ya hükümetten yanadır ya da karşıcıldır. Hükümetten yana ise hükümetin tutulmasını ister; karşıcıl ise düşürülmesini ister ve bunu açıkça söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi’nin söyledikleri boş sözlerden başka birşey değildir.”

Recep Bey’in bu sözü, Rauf Bey’le aralarında karşılıklı kısa bir konuşmaya yol açtı:

-Ama saldırıyorsunuz.

-Siz de sözlerimi kesiyorsunuz… gibi sözler söylendi.

En sonu Recep Bey sözlerini sürdürerek dedi ki: “Sayın baylar, birtakım sorular soruyorlar: Ahmet gelmiş midir, yasa uygulanmış mıdır… gibi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü böyle gensoru görüşülürken, bir amaç güdülmeksizin sorulacak ve söylenecek şeylerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar; söylüyorlar, söylüyorlar; sonunda: ‘Söylüyorum, söylüyorum ama birşey yoktur.’ diyorlar. Böyle olunca, söylenenler boş sözlerdir, amaçsızdır. Durumun tanımı budur”. Recep Bey sözlerine şöyle devam etti: “Çok dikkat ettim; Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, gerekti, başka bir tanım yaptılar; ‘cumhuriyet’ sözcüğünü söyleyemediler.

Sayın arkadaşlar, şaka değil; büyük bir devrimden çıktık, aydınlık bir geleceğe gidiyoruz. Bütün gerekleriyle, bütün koşullarıyla, bütün açıklığı ile bir amaca yürüyoruz. ” ” Nedir Rauf Bey’in bu küskünlüğü ki sırası gelmiş ve dolayısıyla arkadaşlar fırsat vermişken, bu kutsal adı söylememekte dayatıp direnmişlerdir. ” ” Ama, şurası dikkate değer: Bu kişi İstanbul’da kıyametler kopardı. ” ” Elinden gelen her şeyi yaptı. ” ” Karşınıza çıktığı zaman da, bütün yaptıklarından döndü ve ant içerek dedi ki: ‘Ben cumhuriyetçiyim.’ Bugün kendisinden kuşkulanıyorum. Bu kuşkunun yanlış olduğuna beni inandırmayı, kendileri için, gerekli görüyorlarsa çıksınlar; kürsüden, ya da başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir kuşkuya yer yoktur. Böyle yapmazsa, Rauf Bey’in cumhuriyete olan bağlılığından kuşkum vardır ve bu kuşkum sürecektir. Gerçek budur.”

Recep Bey, açıklamasını bitirirken: “Sayın arkadaşlar, dedi, boğazımıza dek kan içinde yoğrularak bugüne değin yürüttüğümüz bu sorunu – bu kutsal yurdun yükselişini kesinlikle sağlayacak olan bu işi, şimdiki aşamasına getirdik. Bugünden sonra en büyük yanılgı, duraksamalar, kuşkular, açık olmayışlardır. Bunların nereye varacağını kimse bilemez.”

Recep Bey kürsüden inerken Başkanlıkça, isteği üzerine, kendini savunmak için Rauf Bey’e söz verildi.

Rauf Bey: “Sizin her zaman ve her duraksadığınız yerde, ben yeniden ant içmek zorunda mıyım?” dedi. “Zorundasın!” sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere: “Hayır baylar, kimsenin kimseden kuşku etmeye hakkı yoktur.” diye yanıt verdi.

Buna, Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden yanıt vererek: “Sen de o zaman, bu toprakta oturamazsın! Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin! Bu toprak bunu istiyor!” dedi.

Bunun üzerine Rauf Bey karşıcıl olduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: “Sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir yönetimi, ‘demokrasi’ denilen halk yönetimi ilkelerini kökleştirmek için, bu ilkelere dayanarak ulustan milletvekilliği görevini aldık.” “Birtakım arkadaşlarımız, ulusun bu hakkını Meclisten alıp şu ya da bu makama Meclisi kapatmak ve yasaları geri çevirmek hakkını vermek anlayış ve eğilimini gösterdiler. İşte ben buna karşıyım.”

Recep Bey, bu sözlere yanıt vererek açıkladı ki: “Rauf Bey karşıcıl durum takındığı zaman daha Anayasa ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi ya da verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu sorunlar ancak aylarca sonra ele alındı. Baylar, bu yanıltmacadır. (mugalâta)”

Rauf Bey, karşıcıl oluşunun nedenini iyi anlatabilmek için, şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü. Dedi ki: “Baylar, halifeci, padişahcı şöyle dursun, bu makamın haklarını alabilecek herhangi bir makama karşıyım.”

Rauf Bey, halifeci ve padişahcı olmadığını söylerken cumhurbaşkanlığı katına, cumhurbaşkanına karşı olduğunu açıklayıp ortaya koyuyordu. Daha önce, yeri gelip söylediğim üzere Rauf Bey, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” niteliğinde üsteliyordu. Yani ad değişse de, cumhuriyet adı verilse de, örgütün o niteliğinin korunmasını sağlamak istiyordu,

Niçin? Çünkü, cumhurbaşkanlığı makamı halifelik ve padişahlık makamının haklarını alabilirmiş.

Baylar, kişisel görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi “boş sözler” değil de nedir? Bu gibi sözlerle kurulan mantık “yanıltmaca” değil de nedir?

Bu kişisel görüşün ve bu mantığın anlamını ve özünü, Rauf Bey’in bugünkü çalışma ve çabaları pek güzel göstermektedir. Ama biz bunu anlamak için, bugünlere değin beklemek aymazlığında kalamazdık. Bundan dolayı bizi bağışlasınlar.

MECLİS’TE YAPILAN GÖRÜŞMELERİN MUHALİF BASINDAKİ YANKILARI

Baylar, o gün de gensoru sonuçlanmadı. Görüşme ertesi güne bırakıldı. Sözü, 8 Kasım günü yapılan görüşmelere getirmeden önce biraz da o günlerin kimi yayınlarını gözden geçirelim.

5 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesindeki başyazıda, hükümeti eleştirenler ve karşıcıl durumdakiler övülmekte, hükümeti tutanlar, ise, kınanmaktadır. Başyazar: “Daha ağzını açmayan eleştirici adaylarına karşı her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor. Hükümetçi gruptan kime rastlarsanız, o gün verilen gizli günlük buyruktaki sözleri, olduğu gibi işitirsiniz.” dedikten sonra sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve: “Buyruğa körü körüne uymayan, gerçeği gören ve söylemek isteyen kişileri, başlangıçta susturmak için her araca başvuruyorlar. Kişisel istenç, doğal ve kararlı durumun üstünde bir etmen niteliğini sürdürüp gidecektir.” diyor.

Baylar, yazar, “gizli günlük buyruk” ve “kişisel istenç” sözleriyle ulusa neyi bildirmek istiyordu? Gizli buyruklar veren, kişisel istencini etmen kılan kimdi? Bu kapalı sözleri kullanan yazar, en sonu bize: “İki yanı, yan tutmadan, bir yargıcı gibi çağırıp dinlemek, cumhurbaşkanlığının en ince ve önemli görevidir.” öğüdünü veriyor; bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve: “Çünkü yarın, pek geç olabilir!” diye gözdağı veriyor.

Bir gün sonra, benim yılbaşı söylevimden söz eden bu yazar: “Eleştiri eğilimi gösteren en özgür düşünceli yurttaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasal yöntem, gelişme ve ilerleme için ezici bir tamu durumundadır.” cümlesiyle, tuttuğumuz yöntem için pek haksız ve kıyıcı bir karalamada bulunuyor ve: “Uğursuz gidişin belirli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması gerekir.” diyerek, bize yeniden görevimizi hatırlatıyordu.

Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı “Sokaktaki Adam” başlıklı başyazısını: “İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor.” cümlesiyle bitiriyordu.

8 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesinde yayımlanan bir Ankara telyazısında: “Meclis, yüksek orunlarda bulunanlar uygun görmedikçe hükümeti düşüremeyecektir.” biçiminde büyük harflerle dizilmiş izlenimler ve: “Rauf Bey’in, dünkü konuşmasında gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensorunun etkisini azalttığı söylenmektedir.” gibi haberler vardır.

Vatan gazetesinin gensoru görüşmelerini izlemek için özel olarak gönderdiği muhabir, izlenimlerinde pek yerindelik göstermiyorsa da gensorunun etkisinin azalışı nedenleri üzerinde verdiği haberde aldanmış görünmüyordu.

Baylar, Tevhid-i Efkâr’ın başyazarı da bir süre başyazılarla karşıcılları destekleyip yüreklendiriyor; hükümetin ve hükümeti tutan milletvekillerinin ise, kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki: “Mecliste hükümeti tutan milletvekilleri, böyle her önemli işi gürültüye boğmak eğlencesini sürdürerek eleştiricileri susturdukça, İsmet Paşa hükümeti hiç kuşkusuz güvenoyu alacaktır. Ama bu güvenoyunun gerçek niteliği, en sonu, bir küçük sandığın içine çok sayıda ak kâğıt atılmış olmasından öteye geçemez.”

Bu boş sözler üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Biraz da Tanin gazetesine bakalım. Tanin’in “Siyasal Mayalanmalar” başlıklı bir başyazısında “Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklarıyla tanınmış saygıdeğer ve güvenilir kimi kişiler arasında bir işbirliği yapılmasına başlanmakta olduğu” haber alındığından; “Halk Partisini ve Hükümeti içtenlikle tutan basının bu haberleri pek kötü karşılayıp yorumladıklarından” ve “bunların kurulmakta olan yeni partiyi daha şimdiden gözden düşürecek nitelikte düşünceler ileri sürmeye kalkıştıklarından” söz edilmektedir. Yazıda program konusuna değinilirken, Halk Partisinin programı olmadığına dikkat çekildikten sonra: “Biz Halk Partisini hiç beğenmiyoruz. Ama, Halk Partisinin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tümüyle benimsiyoruz.” deniliyor ve Halk Partisi ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: “Ama, acaba gerçekte de böyle midir?” sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve: “Gönlümüz, karşısında böyle bir yenileştirme ve düzeltme partisi görmeyi istediği için, Halk Partisini bu dediğimiz biçimde düşlemekteyiz.” diyor. Ondan sonra, yazar şunları söylüyor: “Halk Partisinin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisinin demokratlığı dudaklarındadır.”

Bu düşünceleri ileri süren, birinci cümlesiyle: “Halk Partisi cumhuriyet kuracağını, halifeliği kaldıracağını programına yazıp ilan etmedi ve söylemedi; ama, eylemli olarak yaptı.” demek istiyorsa doğrudur. Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi için söyledikleri doğru değildir.

Yazar, karşıcıl kişilerin iş başına gelmek istemelerinin yasallığını tanıtlamak için söylediği birçok sözlere şunu da ekliyor: “Yurt yararına çalışmak, Tanrı’nın, yalnız bugün iş başında bulunan kişilere özgü olarak, bağışladığı bir erdem midir?”

Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 günü yazdığı “Ordu ve Siyasa” başlıklı bir başyazıda şu düşünceleri ileri sürüyor: “Hükümet biçimi cumhuriyettir. Ama, hükümetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta işin özüdür, ilkeleridir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri dışında, Amerika’da yirmiye yakın ülke vardır ki hepsinin adı da cumhuriyettir. Dahası, yalnızca zencilerden meydana gelen Haiti bile bir cumhuriyettir. Ama, buralarda cumhuriyet, saltçılıktan pek az ayrılmaktadır. Soydan gelen bir devlet başkanı yerine, zorla cumhurbaşkanlığına çıkmış bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Cumhurbaşkanı sanını taşıyan zorba, egemenliğini istediği gibi yürütür. Saltçı bir hükümdar gibi kendi istek ve dileğinden başka bir yasa tanımaz.”

Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika cumhuriyetlerinden Şili’yi bir yana bırakarak ötekiler için diyor ki: “Hiçbirisi bugün gerçek cumhuriyet adını taşıyacak yaraşırlıkta değildir. Çünkü demokrasiye… dayanmıyorlar. Cumhuriyet adı altında saltçı hükümetlerin egemenlik sürmesi başkanların asker olması yüzündendir.”

Burada biraz durmak isterim. Baylar, bu yazı, milletvekili olan komutanların milletvekilliğinden çekilmeleri üzerine ve o ilişki ile yazılıyor. Ama, öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri orduları bırakıp Hükümeti düşürmek için Meclise gelmişlerdi. Bu yazar da, onların iş başına geçmek istemelerinin yasallığını tanıtlamak için, daha bir gün önce, sütunlarca yazı yazmıştır. Cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olabileceğine örnekler gösteren ve bunun nedeninin halkçılığa dayanmamak olduğunu söyleyen yazar: “Hükümet Partisinin halkçılığı dudaklarındadır.” diyen kişidir. “Bunun böyle oluşu başkanların asker olması yüzündendir.” diyen kişi, Türkiye Cumhurbaşkanının da asker başkanlardan biri olduğunu bilen kişidir. Bu kişidir ki, birer asker başkan olan filan ve filanları, bir asker olan Türk Cumhurbaşkanı ve yine bir asker olan Türk Başbakanı ile karşı karşıya getirmek için büyük bir çabayla çalışıyor ve sonra sevmediği yanın yıkılmasını, ulusa gerekli gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ders alınacak örnekler veriyor ve: “Hangi general, başına daha çok ayaklanıcı toplayabilirse, cumhurbaşkanlığına o geçer.”; “Ordu komutanları, haydut elebaşıları, birbiriyle çarpışarak cumhurbaşkanlığı katını zorla ele geçiriyorlar.” diyor.

Baylar, bu ve buna benzer sözlerin hangi amaçla ve hangi duygu ile yazıldığını sezmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyelerinde ve kamuoyunda bırakacağı kötü ve dokuncalı etkileri anlamamak olanaklı değildi. Gerçekten bu kötü etkiler, ne yazık ki, eylemli olarak tepkilerini göstermiştir.

Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat paşaların, Milli Savunma Komisyonuna seçilmemiş olduklarından üzülen o cumhuriyetçi yazar, bu kez de, ordu komutanlarının ordulara etki yapabilecek bir kurula seçilmeyişlerini iyi bulmuyor. Bu konuda pek sevdiğini anlatmak istediği demokrasiye uymaktan da vazgeçiyor. Bu düşünceleri anlatan tümceleri hep birlikte inceleyelim:

“Siyasa” başlığı altında yazılmış yazılar arasında: “Milli Savunma Komisyonu, Millet Meclisinin hemen hemen en az siyasa ile uğraşan, dahası, siyasa işleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma alanıdır.” cümlesi vardı. Yazar, bu cümleyle: “Meclise giren ordu müfettişlerinin siyasa ile ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve niçin meydan verilmedi?” demek istiyor. Buna şu yolda yanıt verilebilir: Çünkü gerçekten Milli Savunma Komisyonu siyasa işleriyle ilgilenmemesi gereken bir komisyon olduğuna göre bu komisyona, yalnız siyasa işleriyle uğraşmak üzere Meclise gelmiş olan kişileri seçmekte sakınca vardır!

Yazar, daha sonra diyor ki: “Burada, yurdun namusunu ve bağımsızlığını savunacak orduyu, yönetmeye, düzenlemeye, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirmeye yarayacak yasalar yapılacaktır. Politikacılık tutkusuna kendilerini kaptırmayıp da, yalnız yurdu düşünenler, bu görevin ordu ileri gelenlerinden en yeterli kişilere verilmesini bir yurtseverlik borcu bilirler.”

Bu cümleler üzerinde de biraz duracağım.

Ordunun yönetimi, düzeltilmesi, düzenlenmesi, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirilmesi sorunu çok önemlidir. Bu işle görevli bulunan ve uğraşan makam, “Genelkurmay”dır. Bu makamda, yazarın da dediği gibi, en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi işlerini üzerine alan Genelkurmay, bu konularda, gerektikçe Hükümete önerilerde bulunur.

Genelkurmayın ve hükümet içindeki Milli Savunma Bakanlığının enine boyuna düşünüp saptadıkları sorunlar, her yıl toplanan “Yüksek Askeri Şûra”ca incelenir ve görüşülür. Yüksek Askeri Şûra, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma ve Donanma Bakanları ile ordu müfettişlerinden kurulur. Yüksek Askeri Şûranın incelemesinden geçen ve uygulanması kabul edilen işlerden, gerekenler hükümete önerilir. Bu önerilerden, uygulanması için yasalaştırılması gerekenler varsa, işte onlar Meclise sunulur. Mecliste, yöntem gereği Milli Savunma Komisyonundan ve ilişkisi olursa başka komisyonlardan da geçtikten sonra, Meclis genel kurulunda görüşülür ve yasalaştırılır.

Milli Savunma Komisyonundaki üyelerin askerlikten anlaması gereklidir. Ama, yalnız askerlikten anlaması yetmez. Devletin akçalı işlerinden, siyasasından ve daha birçok şeylerden de anlaması gereklidir. Yalnız askerlikten anlamak, orduya ilişkin yasa tasarıları yapmak için yetseydi, bu tasarıların, Genelkurmayca saptanıp Yüksek Askeri Şûraca onandıktan sonra, ayrıca bir komisyonda, ya da komisyonlarda incelenmesi gerekmezdi. Çünkü, siyasa ile uğraşan kişiler, askerlikten gelmiş olsalar bile; yaşamı boyunca bilim ve teknik ile, askerlik alanındaki ilerlemeleri günü gününe izleyip uygulamakla uğraşan kişilerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.

Ordunun yönetimi, düzeltimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi için en uygun düşünceleri ve pek çok bilgi ve görgüleri olduğunu sanan ve Yüksek Askeri Şûrada yasa gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askeri Şûra içindeki yerleri idi. [Ağırbaşlılık isteyen bu yerin değer ve önemini anlamayıp; Hükümeti, Milli Savunma Bakanlığını, Genelkurmayı beğenmeyip; onları kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek; siyasa alanında çalışmayı yeğleyen komutanların, Milli Savunma Komisyonuna seçilmesini sağlamaya çalışmak; onların, hükümetten meclise gelen, orduya ilişkin, her çeşit önerilerinin sonuçlandırılmasını güçleştirmek ve bunlardan yararlanarak hükümeti düşürme ve Genelkurmay Başkanını değiştirme gibi kötü dileklerini gerçekleştirmek için olabilir.]

Tanin başyazarının da bundaki amacının başka bir şey olduğunu sanmak saçmadır.

Amacının, gerçekleşmemesinden “üzüntülü ve umutsuz” olan yazar: “Eski Atina Cumhuriyetinde demokrasi ilkelerine o denli bağlı idiler ki, yönetim kollarının hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık yönünden olsun, bir sivrilme kuralı kabul edememişlerdi.” Demokrasideki bu aşırılığa karşın, “Atina demokrasisinde generallere bu kural uygulanmıyordu.”

Halk Partisinin, demokratlığı dudaklarında olduğunu, cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olduğunu ulusa anlatmaya çalışan bir adamın, bu saçma düşüncelerinin daha okunduğu günlerde, iş başına geçirmek çabasında bulunduğu generallerin, demokrasiden bile ayrı tutulabileceği görüşünü ileri sürmesi, sanırım, özü sözü doğru kimselerin yapabilecekleri işlerden değildir.

Baylar, tutku ve kin duygusu bir adamın kafasını ve vicdanını kararttığı zaman, o adam nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?

İşte buyurunuz, yine bu yazarın şu sözlerini dinleyiniz: “Halk Partisinin ve İsmet Paşa Hükümetinin memlekete gösterdiği çirkin yüz! Kişisel tutkularına bu denli kapılmış olan önderler, ulusal bir parti kurmak, ulusu temsil etmek savında bulunamazlar!”

“Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını verdiler; memleketi kurtarmak için! Bunu ülkenin, kendilerinden ve tutkularından başka bir şey düşünmeyen politikacılar elinde oyuncak olması için değil!”

Gerçeğin tam karşıtını, yanıltmacalı ve saçma sapan sözlerle söyleyen bu adam, bizim kurduğumuz partiyi ve bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa’nın ve hükümetinin yüzünü çirkin görüyor ve gösteriyor.

Baylar, bizim yüzümüz her zaman temiz ve ak idi. Her zaman da temiz ve ak kalacaktır. Yüzü çirkin ve vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, vicdanlı ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır.

MECLİS’TEKİ GENSORU GÖRÜŞMELERİNİN SON GÜNÜ

Baylar, 8 Kasım günü Mecliste, yine gensoru görüşmeleri sürdü. Feridun Fikri Bey’in, “Meclis soruşturması”nın kabul edilmesi için yaptığı uzun konuşma, birçok milletvekillerinin sözleriyle karışarak epeyce sürdü. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: “Baylar” dedi, “memleketin yönetim biçimi söz konusudur. Cumhuriyet yönetimi söz konusudur. Her şeyden önce bu işi görüşmek gerekir.” Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in bir gün önceki sözlerine değinerek, “Ulusal egemenlik mi cumhuriyetin gelişmesidir, yoksa cumhuriyet mi ulusal egemenliğin gelişmesidir?” gibi bir kuramın tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.

Rauf Bey’in; “Halife, padişah şöyle dursun, bu makamın haklarını alabilecek herhangi bir makama karşıyım.” yolundaki sözlerini Yunus Nadi Bey şöyle açıkladı: “Rauf Bey’e göre, bu makamın hakları vardır; anlatış açıktır, saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın. Günün birinde belki kullanılacaktır. Oysa, Anayasa çıkmıştır. Bütün makamlar saptanmıştır. Bütün durumlar yasa haline konulmuştur. Ama, yine de boş öyküler, boş sözler söylüyor.”

Bundan sonra, Yunus Nadi Bey şu sözleri söyledi:”…Cumhuriyeti beğenmeyen adamlar vardır. Açıkça söyleyemedikleri şeyi içlerinde besleyen yaratıklar vardır ve içimizdedirler. Öyle adamların kafası ezilir, baylar!”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösterili durum takınmalarından, müfettiş paşaların çekilmelerinden ve Meclisin içinde oyun oynanılamayacağından söz ettikten sonra dedi ki: “Özel ve gizli düzenlerle kimi amaçlara ulaşırız kuruntusunda bulunmak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin kösesinde oturarak bunları yapmak, saygısızlıktır; kabul edemeyiz efendim!”

Yunus Nadi Bey, Refet Paşa’ya ilişerek şunları söyledi: “Refet Paşa Hazretleri, bildiğiniz üzere, altı yedi ay önce gösterişli ve yersiz, kimi duyurular ve demeçlerle milletvekilliğinden çekilmişlerdir. Şaşılacak bir olaydır. Gerekçe olarak bildirmişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmesinin nedeni, karanlık odada, yakın arkadaşlar arasında ulusal ant mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok ilgi duydum bu işe.”

Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden söze karıştı ve: “Yani generaller hükümeti” dedi. Yunus Nadi Bey: “Çok ilgi duydum bu işe” diyerek konuşmasını şöylece sürdürdü: “…Anayasa vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümet nasıl kurulacaktır, orada yazılıdır. Bütün bunları yöneten bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yetmez. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden çekilsin ve gitsin hükümet kursun. Yakın arkadaşlar toplasın. Ne inançtır bu?”

“…Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe’yi alarak, gelip de hükümeti mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Anayasa yok mudur? Bu, ne mantıksızca iştir?”

Refet Paşa, Yunus Nadi Bey’e yanıt vermek üzere kürsüye çıktı. Kendini savunmaya çalışırken, Rauf Bey’le aralarındaki görüş birliğinden ve Rauf Bey’in söylediği her şeyin onun adına da yazılması gerektiğinden söz ettikten sonra: “İki asker milletvekilinin Meclise dönmesini istemişsem, acaba Çin’de olduğu gibi bir cumhuriyet mi yapmak istemiş olurum?” dedi. Refet Paşa’nın sözlerine, birçok milletvekilleri, oturdukları yerden kısa yanıtlar vermeye başladılar. Nerdeyse karşılıklı tartışmalar oldu. En sonu, kürsü başka bir karşıcıl milletvekiline bırakıldı. Ondan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir): “…Günlerden beri sürmekte olan tartışmalara ve daha sonu gelmeyen görüşmelere, ne devrim ve ne de ulus dayanabilir.” dedikten sonra durumun “yalnızca devrim adına, devrimleri ileri götürmek adına hükümeti düşürmek” olmadığını açıkladı.

Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolları belirtmek gerektiğini, o zaman daha içtenlikle ve daha kesin yürünülebileceğini söyledi ve Rauf Bey’in görüşüne değinerek, şu irdelemelerde bulundu: “Ulusal egemenlik başka bir sorundur; cumhuriyet, meşrutiyet, saltçılık, baskı yönetimi de başka bir sorundur. Kimisi hükümet biçimidir. Kimisi de ulusal iradenin yürütülmesi ve uygulanmasıdır. Bu dört yöntem içinde, değişik biçimde, ulusal egemenliğin uygulandığını görmekteyiz; dahası, zorbalıkta bile bir parça uygulanmaktadır. Meşrutiyette biraz daha çok, cumhuriyette daha çok. Öyleyse bu bakımdan bu iki şeyi karıştırmamak gereklidir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişimi demek değildir. Çünkü, ulusal egemenlik biçim değildir, öz ve ilke işidir.”

Mahmut Esat Bey, Rauf Bey’in kişisel görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde gerektiği ölçüde durduktan sonra: “Türk devrimi yükseliyor. Ancak bu devrimi, amacına, ulusça beklenilen amacına çarçabuk ulaştırmak için, gerçek durumun hemen açıklığa kavuşması gereklidir. Türk ulusu, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi bunu beklemektedir.” sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Bundan sonra Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakanı Vâsıf Beyler, karşıcıl milletvekillerinin sorularına uzun konuşmalarla yanıt verdiler.

RIZA NUR BEY’İN ARNAVUTLARI TÜRKLÜĞE KARŞI AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU ANLAŞILDI

Maliye Bakanı Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey’den, tutanaktaki sözlerinden kimisini açıklamasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü kuşkulu gösterecek biçimde sözler söylemişti. Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey’in yanlış sanısını şöyle düzeltti: “Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya’ya giden atalarımızın orada bıraktıkları kuşakları başka yolda suçluyor. Hem kim? Üzülerek söylüyorum, öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri bağnaz bir ulusçu olmuştur. Daha önce değildi. Kendileri daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silahlı savaşırken, kendileri tersine, (Türklüğe karşı) ayaklanmaya kışkırtmıştır.”

Gerçekten Rıza Nur Bey’in siyasal yaşamında birçok savaşımlara katıldığı biliniyordu. Bu durumu, ulusçu olarak, Büyük Millet Meclisi zamanında kendisine görev ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı. Ama, Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türkün yüreğinde sonsuz ve onulmaz bir acı yaratan büyük yıkım zamanında, aşırı ulusçu Rıza Nur Bey’in Arnavut ayaklanıcılarla birlikte, Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu anlaşılınca Büyük Millet Meclisini büyük ve gerçek bir şaşkınlık kapladı.

Bundan sonra Maliye Bakanı öbür konulara geçti. Daha sonra Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey konuştu. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığını eleştiren bir milletvekiline yanıt verdi ve tarım işlerinin güzel cümleler, güzel sözler, güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: “Bu, toprağa yazılan bir yapıttır. Onun sayfaları açık ve herkesçe okunmaktadır.”dedi ve ekledi: “Kalkıp da Büyük Meclisin önünde, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi yanıltmacalar ileri sürülebilir mi? Bu ne kendini bilmezliktir?”

Ticaret Bakanı Hasan Bey’den ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey’den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığına ve Başbakanlığa geldi.

Baylar, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını önerdiği günden sonra görüşmelere katılamayacak kertede hastalanmış, yatıyordu. Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.

Artık gensoru görüşmelerine son vermek zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey’in “Meclis soruşturması” önergesi oylandı, kabul edilmedi.

Atatürk’ün Tarihe ve Geleceğe Işık Tutan Ölümsüz Eseri NUTUK Atatürkçü Medya’da


0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sizin Tepkiniz Nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
0
love
lol lol
0
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

NUTUK 57. BÖLÜM

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı