VAHİDETTİN’İN İHANETLERİ -2

Taner Ünal Yazıları Atatürkçü Medya'da...


TANER ÜNAL

VAHİDETTİN’İN İHANETLERİ -2

TÜRK MILLETI YÜZYILIN KADERINI DEĞİŞTİRECEK BIR SAVAŞ YAPMIŞTIR. BU ÖYLESİNE BIR SAVAŞTIR Kİ BAŞTAN SONA DESTANDIR. TÜRK ÇOCUKLARININ MİLLİYETÇİLİK DUYGULARINI DORUĞA ÇIKARACAK MİLLİ ŞUURLA AYAĞA KALDIRACAK BİR HADİSEDİR. BU NEDENLE İÇİMİZDEKİ VATAN HAİNLERİ BU MUAZZAM ABİDEYİ KARA VE YALAN BİR TARİHMİŞ GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞMIŞLAR MİLLİ BAYRAMLARIMIZA YA KATILMAMIŞLAR VEYA ENGELLEMEYE ÇALIŞMIŞLARDIR.

İNGİLİZ AJANI EKREM BUĞRA EKİNCİ GİBİLERİN YALANLARINA CEVAP VERİYOR İSTİKLAL SAVAŞININ GERÇEKLERİNİ ANLATIYORUZ.

Değerli Arkadaşlarım,

Atatürk’e Ajan diyecek kadar tarihi ters yüz ederek ihanetlerine bir yenisini ekleyen Ekrem Buğra Ekinci gibilerin üstadı, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyecek kadar çukurlaşan fesli meczup Kadir Mısıroğlu’nın “Lozan Zafer mi Hezimet mi?” ismini verdiği gerçek dışı hadiseler ve kişilerle oluşturulmuş çalışmasında iki kaynaktan yararlanmıştır.

Birincisi Kadir Mısıroğlu’nun İngilizlerle birlikte çalışmaya başladığı 60’lı yıllarda yine Mİ6 tarafından hazırlanarak eline teslim edilen düzmece notlar,

İkincisi ise Kurtuluş Savaşını etkisizleştirmek önemsizleştirmek için İngiliz Mİ6 tarafından hazırlanan ancak İstanbul’un işgali sırasında İngiliz istihbarat subaylığı yapan Armstrong isimli İngiliz yüzbaşının adı ile yayınlanan “Bozkurt” Kitabındır.

İngiliz istihbaratçılarına ait teknikle hazırlandığı belli “Bozkurt” ve Kadir Mısıroğlu’nun “Lozan Zafer mi Hezimet mi?” adlı kitaplar bir yalanlar dizisidir.

Nitekim Bozkurt kitabın çevirisini yapan Peyami Safa’nın Grey Wolf (Bozkurt) isimli kitabın 1. Cildinin önsözü yıllardır Türk çocuklarının nasıl aldatıldığına en güzel örnektir.

Bakınız Peyami Safa önsözde ne demiş:

“Bu eserde Atatürk’ün karakterine, hususi hayat ve davranışlarına ait oldukça doğru hükümler, başarılı tahlil ve tasvirler yok değildir. Bir bakıma kitabı değerlendiren, fakat hakikat aleyhine tehlikeli bir eser haline getiren de budur. Tehlikeli çünkü hakikat lokomotifinin peşine takılan bir sürü yalan ve iftira vagonu da, hakikat istikametinde yol almakta, aynı derecede doğru görünmek şansını kazanmaktadır. Kısacası tamamını doğru sanıp ciddiye alanı, yanlışlara sürükleyen, tuzaklarla dolu bir kitap.”

Ne güzel bir anlatım. “Hakikat trenine takılan yalan vagonları” işte bugünkü sıkıntıların temelinde bu var.

Düşman öylesine programlı ve uyanık ki Türk çocuklarının bir bölümü milliyetsizlik fikirleriyle milliyetçilik yaptığını sanırken diğer kısmı da emperyalistlerin oyuncağı olarak ABD’nin müsaade ettiği ölçüde hareketle “Millicilik” yaptıklarını sanıyorlar. Bir kısım gençliğimiz Cemaat ve tarikatların elinde milli benliğini kaybetmiş bir vaziyette kendine sağlanan bir takım imkânlarla yuvarlanıp gidiyor!

Halbuki Türkçülük Milliyetçilik Ülkücülük veya Devrimcilik yapacaksak bunun yolu, Cumhuriyetin Kuruluş ayarlarına dönerek Atatürk’e derin bir sevgiyle bağlı olmak ve onun izlediği yoldan giderek, Uluslararası ve diğer tüm emperyalist olguların kolunu bacağını kırmak, Tam Bağımsız Ulus devletimizi yeniden inşaa etmek, Büyük Önder’in söylediği gibi “İçimizdeki muzir (zararlı) adamlara dikkatle bekçilik yaparak” Atatürk’ün yarım kalmış eserlerini tamamlamaktan geçmektedir.

Sevgili Okurlar,

Cengiz Aytmatov yalnizca Kirgizlar’in degil, tüm Türk Dünyası’nın büyük yazarlarındandır. Roman ve öykülerinin konusu, insan tipleri bize hiç de yabancı gelmez. Orta Asya bozkırlarında geçen olayları kolayca Anadolu’ya uyarlayabiliriz. Roman tiplerini mutlaka çevrenizdeki insanlara benzeteceksiniz. Anlatım, tarz da size yabancı gelmeyecektir. Aytmatov’un eserleri “milli olunmadan, insan olunmayacağının, evrensel olunamayacağının” en somut örnekleridir. Aytmatov’un eserleri okuyana dost evinde geleneksel yemeklerle ağırlanan misafirin duyduğu hazzı verir. Aytmatov’un tüm dünyada büyük tartismalar yaratan siyasal ve sosyolojik terminolojiye “Mankurt ve Mankurtlasmak” kavramini sokan eseri Ötüken Yayınevince “Gün Olur Asra Bedel” adıyla Türkçe’ye çevrildi. Roman da Kırgızıstan’ın kus uçmaz kervan geçmez, Sariözek bozkırındaki bir demiryolu istasyonunda görevli 2. Dünya savası gazisi Yedigey’in ve Ulusal bilincini kaybetmiş, Ruslaşmaya çalışan yani mankurtlaşan bir tipin bir günlük yaşamı anlatılır.

Aytmatov bir romancının ulaşabileceği zirvede Nayman Ana kimliğine bürünerek,“Sovyet döneminde rejimin baskısıyla Kırgız ve Türk mitolojisinden, Türkistan tarihinden, Manas Destanı’ndan alıntılar, göndermeler ve mecazlarla Türk ulusunun Mankurtlasmaması” için savaşır.

Sevgili Okurlar,

Binlerce yıl önce Ortaasya’da kabileler arası savaşlarda esir düşenlerin ellerini kollarını bağlayıp saçlarını bir güzel kazıtarak usturayla, saç diplerini çizip kanatıyorlar, sonra bir deve kesip oldukça kalın olan boyun derisini çıkararak esirlerin saçı kazınmış ve yarılmış başlarına sımsıkı geçiriyorlar: boyunlarına da başlarını sağa sola oynatıp oraya buraya sürterek o deriyi başlarından sıyıramasınlar diye tahta kalıplar geçirerek çöle bırakıyorlardı.

Başlarına geçirilmiş yaş deri yaralarla kaynaşıyor kızgın güneş altında kuruyup büzülen deri, başı mengene gibi öyle bir sıkıştırıyor ki, esirin çıkmaya başlayan saçları dönüp yeniden başına batıyor, beyin bu basınç altında değişime uğruyor, esirlerden çoğu sıcaktan ve meydana gelen bu değişimden ölüyor, oracıkta gömülüyor, sağ kalıp belleklerini yitirenler “Mankurt” adını alıyor, yedirilip, içirilip günlerce bakılarak güçlendiriliyor ve yeterince güçlendirildikten sonra köle pazarlarına götürüp satılıyorlar. Bunlara belleği silinmiş olmayan diğer kölelerden ayırt etmek için “Mankurt” diyorlar.

Köle pazarında belleksiz bir Mankurt, belleği yerinde olan bir köleden on kat daha pahalıya alıcı bulurmuş. Çünkü diğer köleler bellekleri yerinde olduğu için kendilerinin geçmişte köle olmadıklarını, bir yurtları, bir yuvaları olduğunu, bir zamanlar özgür olduklarını anımsıyor, özgürlüğün tadını unutamadıklarından ilk fırsata kaçıp kurtulmaya kalkıyor.

Bu Mankurt denilen kölelerse, bellekleri silindiği için, geçmişlerini, bir zamanlar özgür olduklarını, bir yurtları, yuvaları, ana, baba, çocukları olduğunu anımsamıyor, yitirdikleri bellekleriyle birlikte özgürlüğün tadını unutmuş olduklarından kaçıp kurtulmaya hiç kalkışmıyor. Köleyle Mankurt arasındaki ayrım, yani bellekli köle belleksiz köle ayırımı, bu yüzden çok önemli.”Ama belleğimiz zorla silinmedi ki, işgale uğramadık, esir düşmedik, kimse bizi saçlarımızı kazıyıp başımıza deriler geçirerek çöllere sürmedi ki; 1980’den sonra nasıl Mankurtlaştırdılar bizi?” Diyebilirsiniz?

Orhon Yazıtları’nda Mankurtlaştırmanın işkenceden başka bir yöntemi yazılı, Binbeşyüz yıl önce, Çinliler, bol bol ipek, altın, gümüş vererek Mankurtlaştırıyorlarmış Türk Beylerini. Kültigin taşa kazılı bildirisinde anlatıyor; Çin’liler ilk adımda tatlı sözlerle vaadlere, parayla yaklaşıp öncelikle Türk beylerini tavlamış; Çin’in pohpohladığı Türk Beyleri kendilerini Çin’li gibi görüp Türkçe olan adlarını bile değiştirerek Çin Beylerinin Çince adlarını almaya başlamışlar; Türkler, iş birlikçi Beylerin buyruğuyla elli yıl Çin boyunduruğunda yaşamışlar. Sonra da Çin, Türk boylarını birbirine karşı kışkırtıp kendi aralarında savaştırmaya başlamış.

Halk bakmış ki, Çin’in sözüne uyan Mankurtlaşmış beyleri yüzünden kırılmaktalar; ayılıp kendilerine gelmişler “Benim kendi ülkem vardı, ülkem hani? benim kendi devletim vardı, devletim hani?“ diye homurdanıp baş kaldırmışlar; örgütlenip savaşarak kurtulmuşlar Çin boyunduruğundan. Orhon yazılarında aynen böyle yazılı.

“Beyler Mankurt olmuş, halk köle.”

Değerli Arkadaşlarım,

Karabudun Türk milleti, tarihsel süreç içerisinde uzun ince bir yolda onur ve tevekkülle yürürken elitin, seçkinlerin Çinciliği, Acemciligi, Bedeviciligi almış yürümüştü. kapatılmasıyla Osmanlı da 350 yıl süren devşirme egemenliği sırasında Türklere yapılan zulümle devam etmişti. Osmanlı’nın son yüzyılında enderun’un kapatılmasıyla Devletin kurucusu asli sahibi Türk’e bakış değişecek sanılırken Tanzimat Efendilerinin asriliği, Gayrı Türk gayrı milli unsurların Türk’e hor bakışı, günümüzde Türk Milletine, Türkiye Cumhuriyetine, vatanımızın kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk’e düşman, derin bir asağılık duygusu içerisinde müstemleke zihniyetiyle Emevi artığı Arapçı zihniyetin uşaklığını yapmayı Müslümanlık sanan mankurtlar tarafından sürdürülüyor.

Bu günde, insanlarımız, Cemaat, tarikat vd din tacirlerinin elinde oyuncak olmak, Dincilerin teşvikiyle ihanet içerisinde olmak, para, mevki, lüks araç veya ev taksidini ödemek için yanlışa doğru demek zorunda kalmak, eyyamcılık, nemelazımcılık vd gibi kötü huy ve davranışlarla mankurtlaşıyor..

12 Eylül öncesi Ülkesi için kahramanca mücadele veren bu gün geldiğimiz yerde Milletinden, milli köklerinden, Türklük ekseninden uzaklaşarak, Mankurtlaşanları hayret ve ibretle izliyoruz.

Bu gün para ve güç sahibi olarak kendini ulaşılmaz yerlerde gören, din iman taciri mankurtlar sürüsü tıpkı Orhun yazıtlarında olduğu gibi yöneten olmuşlar, bu ülkenin sahibi-i aslisi olan bizlerde “köle” olarak yaşamımızı sürdürmeye çalışıyoruz!

Değerli Arkadaşlarım,

Maalesef sürekli değişen vahim olaylar dizisi yaşıyoruz. İnsanlarımızın %50 sine yakını mankurtlaştırılmış, müstemleke haline getirilmekte olduğumuzun farkında olmadan ” din iman ve dünyanın en zengin ve en başarılı ülkesi olduk” masalının arkasına takılmış gitmektedir.

Nitekim bu gün İbrahim Karagülle “Dünyanın en zengin ve refah içinde ki ülkesi olduğumuzu“ yazıyor! Kendisini mente alarak “hangi şurubu içiyorsan söyle bizde içelim. İçelim de tarih yazmayı bırakalım bizde roman yazmaya başlayalım“ dedim.

Hayal başka gerçekler başkadır. Gerçekler hayal satmakla değil icraatla olur.

İngiltere de aile başına 5.000 paund (40.000TL) verilmekte, küçük ölçekli iş yeri sahiplerine de 25.000 paunddan başlamak ve işin büyüklüğüne göre artmak üzere her ay karşılıksız yardım yapıldığını öğrendik. Bu gün 40 milyondan fazla insanımız açlık sınırının altında yaşamaktadır ve eğer maaş alıyorsa bile bunun yarıdan fazlası ya icraya veya borç kesintilerine gitmektedir. Biz Twitterden „bu işin doğrusu 21 gün karantinadır“ diyoruz.

Onlarca kişi “Hocam günlük evimize erzakı götüremiyoruz 21 gün evde çoluk çocuk biz ne yiyeceğiz“ diye cevap yazıyor.

Bol bol reklam izliyoruz. İnsanlarımız öylesine manipüle ediliyor ki “Göbels ayağa kalksa şaşırır. Ben bu işleri bilmiyormuşum baştan öğreneyim” der.

Ülkemiz nükleer savaş yaşamış gibi böylesine büyük bir ulusal tehdit ile karşı karşıyken insanlarımızın can güvenliği ve yaşaması için gerekli imkanların sağlanması gerektiği kanaatindeyiz.

Sevgili Okurlarım,

İnsanlarımız, emperyalizmin fikirlerini Türk milletine empozede araç olarak kullanan basın ve yayın kuruluşları televizyonlar vasıtasıyla manipülasyona tabi tutuluyor, hatta hipnotize ediliyor. Bu gün en ağır biçimde yaşamakta olduğumuz corana virüs hadisesinde bile hazırlanmış bir kurguyu seyrediyor buna şartlanıyoruz. Halbuki bir avuç vatansever yazar ve konunun uzmanı bilim adamları haykırıyor. Çok kıymetli arkadaşım, kardeşim Sn Ruhittin Sönmez bu konuda kısa ancak önemli paylaşımlar yapıyor. Bizde her gün direk Sağlık bakanını mente alarak Twitterde olanı biteni tüm açıklığıyla yazıyoruz. Ancak insanlarımız o kadar etki altında bırakılmış ki, gerçekleri değil, duymak istediklerini dinliyor.Bu sadece bir örnektir. Her konuda yoğun bir manipülasyon altındayız. Günlerimiz gecelerimiz deli kılığına girmiş hainlearin kuyuya attıkları taşları çıkaralım diye geçiyor.

Aklımızın başımıza gelmesi için İstiklal savaşı öncesi Batı Anadolu’da olduğu gibi 150.000 civarında kadın ve kızın tecavüze uğrayarak hayatınrı kaybetmesi, veya Irakta olduğu gibi milyonlarcamızın kapılarının kırılması, malımıza, canımıza, ırzımıza tasallut edilmesi mi gerekiyor?

Ne yazık ki bu gün kü manzarayı umumiye budur ve içinde bulunduğumuz durum bizlerin bakış açısıyla gerçekten üzüntü verici durumdadır.

Değerli Arkadaşlarım,

Burada bir avuç vatansever arkadaşımız kurtuluş savaşındaki telsizciler gibi kahramanca mücadele verirken biz bu mücadeleyi tüm kesimlerden bekliyoruz.

Milletçe uyanmalıyız. Uyursak bir gün bu uykudan uyanamamışken bundan önceki yıkılan onlarca Türk Devleti gibi vatanımız elimizden gider. Artık uyanmalı yanlışlara daha etkin şekillerde tepki göstermeli, devletimizi yıkmaya,Türk varlığını ortadan kaldırmaya çalışanlara karşı Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabesinin idrakinde şerefli bir duruş ve hukukun içinde gerçekleri dile getirerek ulusal bir direniş ve diriliş mücadelesi vermektir.

Sevgili Okurlar,

Türk milleti yüzyılın kaderini değiştirecek bir savaş yapmıştır. Bu öylesine bir savaştır ki baştan sona destandır ve Türk çocuklarının milliyetçilik duygularını doruğa çıkaracak bir hadisedir. Bu nedenle içimizdeki vatan hainleri bu muazzam abideyi kara ve yalan bir tarihmiş gibi göstermeye çalışmışlardır. Nitekim ihanetin batağında yaşamış gerçek ingilizci Kadir Mısıroğlu ve taifesi 60 yıldır Türk milletin aziz evlatlarının kafasına “Atatürk aslında danışıklı bir dövüş yaptı. Bu iş başından itibaren oyundu. Atatürk Halifeliği kaldırma karşılığı İngilizlerle anlaşıverdi de bu iş öyle bitti” yalanını yerleştirilmiştir.

Halbuki İstiklal Savaşı boyunca İngilizler ve onların birlikte hareket ettiği Vahidettin ve İstanbul hükumetleri Atatürk’ü öldürtmek için 8 defa suikast girişiminde bulundular.

Atatürk bir yandan Kurtuluş Savaşı mücadelesi verirken diğer yandan onu öldürmeye çalışan İngiliz Ajanları tespit edildi ve tesirsiz hale getirildi. Yargılanıp idam edilenleri oldu.(Yarın anlatacağız)

Kaldı ki 1916 yılında bütün Müslümanları İngilizlere karşı savaşmaya davet eden Kutsal Fetva’ya Türklerin dışında icabet eden olmamış bunun üzerine “Halifelik” konusu bir daha düşmanlar tarafından dikkate bile alınmadığı gibi Modern Türkiye’nin kurulmasından ve Cumhuriyetin ilan edilmesinden endişe duyan İngilizler Halifeliğin kaldırılmaması için özel gayret içerisinde oldular içimizdeki işbirlikçileri vasıtasıyla Atatürk’ün en yakın arkadaşlarını tesir altına aldırarak Hilafetin kaldırılmasını önlemeye çalıştılar. Başaramadılar ancak bu vesileyle Atatürk ile arkadaşlarının arasının açılmasını sağladılar.

Dün bu oyunları oynayarak bağımsızlığımızı kazanmamızı önlemeye çalışan İngiltere bu gün içimizdeki ajanları/işbirlikçileri vasıtasıyla yaşananları tamamıyla ters yüz ederek anlattırmakta, cevabı verilmediği için de bu ihanet fikirleri beyinlerde yerleşmektedir. Atatürk Ülkemizi işgal eden Yunanlıları, Fransızları ve İngilizleri yenmenin ötesinde dünyanın gözünde yerle bir etmiştir. Ancak İngiliz Mİ6 gibi istiharat teşkilatları vasıtasıyla ve içimizdeki Ekrem Buğra Ekinci gibi Ajanlarıyla milletimizi zehirlemeye devam etmektedir. Tarihimizi öğrenirsek düşmanlarımızın içimize sokmaya çalıştığı fitneleri anında yüzlerine çarparız.

Sevgili Okurlar,

Atatürk İzmir’i aldıktan sonra bile İngiliz Parlamentosunda Bizans tahtına Yunan Kralının getirilmesi görüşülüyordu. Mustafa Kemal Paşa Mudanya’da restleşirken İngiliz hükümeti tehditlerine devam ediyordu. Ancak restleşmenin galibi Mustafa Kemal oldu. İngiliz Parlamentosu gece gündüz çalıştı, ancak bir türlü tehdit konusu yaptığı 450.000 askeri gemilere yükleyip tekrar Anadolu yollarına çıkarmaya cesaret edemedi..

İzmir’e girilmiş ve zafer kazanılmıştı ama başta İngiltere olmak üzere batılılar, Türk Ordusunun Çanakkale’ye ulaşmasını ve Trakya’ya geçmesini önlemeye çalışıyor, bunun için birliklerini savaş durumuna getiriyor ve dominyonlarından asker toplamaya çalışıyordu.

İngiliz Hükümeti, İstanbul’daki General Harington’a, Türk ordusunun Çanakkale’deki tarafsız bölgeye girmesi halinde, iki tümeni daha seferber ederek karşı koyma emrini vermiş ve 23 Eylül 1922 günü itilaf Devletleri Mustafa Kemal’e askeri harekatın durdurulması yönünde bir nota göndermişti. Ancak, Mustafa Kemal, bunlara aldırış etmiyor ve Türk Ordusu aynı gün, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın tarafsız bölge ilan ettiği bölgeye giriyordu. Askeri harekatın sürdüğü o kritik günlerde Mustafa Kemal, Chiacago Tribün gazetesi muhabiri John Cloyton’a İzmir’de şu açıklamayı yapıyordu: “Misakı Milli sınırlarımızı gerçekleştirmeye kesin kararlıyız. Bütün Türk toprağında gerçek bağımsızlık istiyoruz. Bizim için kapitülasyonlar artık mevcut değildir..”

Sevgili Okurlar,

Büyük Önder Atatürk’ün İstanbul’u işgal eden Anadoluyu Yunanlıları maşa olarak kullanarak işgal etmeye çalışan İngilizlere karşı taviz vermeden kazandığı büyük zaferin son bölümünü tarihin zaman tüneline gerirek anlatalım.

Mustafa Kemal Paşa İzmir’e girdiği zaman, dağınık Yunan kuvvetleri Anadolu’dan henüz çekilmiş değillerdi. Son birlikler Çeşme’den 18 Eylül 1922’de ayrıldılar, Fransızlar’ın Çanakkale kıyılarını boşaltışları ise 19 Eylül 1922’dedir.

Türkler’in İzmir’i geri alması 20. yüzyılda sömürge imparatorluklarını pekiştirme mücadelesi verenlerin sonu, sömürge durumundaki tüm milletlerin bağımsızlık kavgalarınında başlangıcı oluyordu. Kazanılan zafer bağımsızlık hasreti çeken bütün ülkelerin umudu oldu.. Artık Mustafa Kemal sadece Türkler’in değil bütün esir milletlerin lideriydi. Bundan da en çok zarar görecek olan tabii ki dünyanın büyük bir bölümünü sömürge haline getirerek bir dünya imparatorluğu kurmaya bışarmış Büyük Biritanya imparatorluğu olarak anılan İngiltereydi..

Avrupa basını Türkler’i nakavt olmuş bir boksörün birden ayağa kalkarak bir yumrukta rakibini diğer bir hareketle de hakemlea birlikte ringin dışına atan, sonrada zaferle ellerini havaya kaldıran bir boksöre benzetiyorlardı.

Churchill hadiseyi büyük bir felaket olarak nitelendiriyor: “Geliboluda Mezapotamya’da, Filistin çöllerinde düzenlenen büyük seferlerde kaybettiğimiz erler, silahlar, paralar, ve başarılı bir savaşın bütün meyvaları gözümüzün önünden utanç içinde yok olup gidiyordu” diyordu.

Sevgili Okurlar,

İstanbul’daki Fransız Fevkalede komiseri General Pelle bir Fransız zırhlısı ile İzmir`e gelir. Mahiyetindeki General ve Amirallerle birlikte 18 Eylül günü Mustafa Kemal’e elçi göndererek kendisini kabul etmesi için talepte bulunur. General aynı zamanda İstanbul’daki bütün müttefik devletleri temsil ettiğini de ekler.

Gazi’nin kaldığı köşke gelen general ve mahiyetindeki üst rütbeli subaylar kapıda bir dizi asker yerine kendilerini genç narin güler yüzlü beyaz ipek kafkas gömleği giymiş yakışıklı bir sivilin karşıladığını görerek şaşırırlar.

Onlar bu gencin arkasından karşılarına hoyrat kaba gösterişli ve initikamcı muzaffer edalı bir komutan geleceğini sanıyorlardı. Halbuki kendilerini mükemmel bir fransızcayla karşılayan genç, yakışıklı centilmen Mustafa Kemal’in kendisiydi.

Bu İstanbul’da gezerken başı göklere değen muzaffer komutanın ikinci şaşkınlığıdır. Derken müzakereler başlar. General Pere karşısındaki mütevazi gencin arkasında çetin ve kararlı bir şahsiyet yer aldığını farketmekte gecikmez.

Mustata Kemal “Siz ev sahibi ile hırsızı bir tutuyorsunuz. Bu facianın sorumluları müttefikiniz İngiliz ve siz Fransızlar’sınız. Yunan ordularını techiz edip üzerimize saldırttınız. Anadolu’ya kundak sokan siz oldunuz. Şimdi de merhamet ve insaniyet vasıtacılığı yapmak istiyorsunuz.” der.

Gazinin tercümesini yapan görevli bu sözlerin generalde uyandıracağı tepkiden korkarak cümleleri biraz yumuşatmak ister. Gazi derhal döner ve “Yanlış tercüme ediyorsunuz. Lütfen ne söylediysem aynısını aktarın” der. ve oldukça güzel bir Fransızca ile yanlışı düzeltir. General ikinci bir şaşkınlık geçirir. Gazi arkası arkasına sıralamaya devam eder. “Trakya için hiç bir pazarlık kabul edilemez. Yunanlılar derhal Meriç`in batısına çekilmek mecburiyetindedirler. Boğazlarda tarafsız bölge zaten olmaz. Boğaz Türkler’indir Türkler’in kalacaktır. Biz vatan topraklarından ve bize ait haklarımızdan taviz vermeyiz”der

Bu görüşmeler devam eder molada General Pelle taraçaya doğru çıkarken yaveri “Generalim Paşa bana çok sert bakıyordu. Bir hatamı yaptım” der.. Pelle gülümseyerek, “Hayır çocuğum o sertlik onun gözlerindeki ve iç dünyasındaki magnetik kuvvetten ileri geliyor.Talih karşımıza böyle bir adam çıkardı yoksa Anadoludan çekilmeyi aklımıza bile getirmezdik” der. Nitekim bu toplantı da Fransızların taleplerinin redid ile biter..

Sevgili Okurlar,

Mustafa Kemal daha İzmir’e ayak basmadan Lloyd George kabinesi toplanmış ve boğâzların kontrolünün İngiltere için taşıdığı önem üzerinde durarak Türkler Avrupa kıyısına geçmeye kalkarlarsa kuvvetle karşı koymaya karar vermişlerdi.

Anadolu’dan kaçan Venizalos yanlıları adalarda toplanarak ihtilal hazırlıklarına girişirler. Çok kısa sürede bütün kaçaklar bir araya gelerek isyan başlatırlar. Neticede Venizalist’ler yönetime el koyarlar. Amaçları uygulanacak yeni politikalarla Çanakkale Trakya ve kalan diğer bölgelerin Türklere geri verilmesini önlemektir. O sırada Avurapada bulunan Venizalost’ta İngiltere başbakanı iIe sık sık haberleşmekte ve Avrupa ülkelerini Türkler’e karşı organize etmeye çalışmaktadır. Bu arada kral ülkeyi terkeder. 20 Aralık 1922’de toplanan ihtilal mahkemesi Başta Ahali Partisi lideri ve Başvekil Gotzaris olmak üzere, Dışişleri Bakanı Baltacis’i Millî Savunma Bakanı Teotokis’i Anadolu orduları Başkumandanı Hacı Anesti’yi ve Kral ailesinden Prens Andre’yi idama mahkum eder. Hükümlüler derhal infaz olunur; ancak Prens Andre İngilizler tarafından bir yıldırım müdahale ile kurtarılır.

İngilitere’de kabine sürekli toplantı halindedir. İngiltere bir yolunu bulup Mustafa Kemal’i durdurmaya çalışmakta yeni dengeler ve hesaplar peşinde koşmaktadır. Ancak verilen bütün kavgalar boşunadır.. İngiliz hükümetinin altındaki toprak hızla kaymaktadır. Başarısızların akibeti bellidir. Nasıf Yunanistan’da kaybedenler cezalandırılmışsa İngiltere’de de cezalandırılacaktır. Nitekim İzmir’in geri alınışından 40 gün sonra; yani 19 Ekim 1922’de Başbakan Lloyd George ve partisi bir daha gelmemek üzere iktidarı terkederler. Siyasetin bir garip cilvesi neticesinde Çanakkale’ye 400 bin kişiyi sevkedecek kadar kudret sahibi olan Churchill’de Çanakkeleden sonra ikinci yediği darbe ile siyasetten tamamen çekilir.

Müttefik devletler adına Fransızlarla görüşmeler devam etmektedir. 28 Eylül’de bir Fransız harp gemisi daha İzmir’e ulaşır. Fransa başbakanı Poincare, Franclin Bouillon eliyle mesaj göndermiştir. Birinci dünya harbinin galipleri olan itilaf devletlerinin gönderdikleri mütareke ve barış teklifleri artık Gazi’ye ulaşmaya başlamıştır.

Mecliste ise yeniden gizli bir muhalefet başlamıştı. Kadir Mısıroğlu, Ekrem Buğra Ekinci,Mustafa Armağan vd İngiliz Ajanlarıyla aynı misyonu paylaşan Kurtuluş tarihimizdeki İngiliz Ajanları dün “Ankaranın suyumu çıktı bunce vatan evladını neden kırdırıyoruz?” darken, şimdide “İzmir’i aldıkya yetmez mi? Artık bu işi bitirin İngilizlerle yeniden savaşa girersek mahvoluruz.Aldıklarımız bize yeter. Paşa artık yetkilerini meclise devretsin!” diyorlardı. Aynı taife daha sonra fitnelerine “Lozanda kaybettik”diyerek veya bir önceki yazımıza yorumda bulunan Osmanlıcı arkadaşın ne alakası varsa “Sevr’i gösterip Lozan’a razı ettiler” fitnelerini yaydılar.

Sevgili Okurlarım,

İngiltere de parlemento sabahlara kadar toplanıp tavizsiz bir mücadelenin zeminin oluşturmaya, gerekirse harp kararı alarak Türkler’le yeniden savaşmaya çalışırken, İzmir’de müttefiklerin temsilcileri ile Başvekil Rauf Orbay ve Hariciye Nazırı İsmet İnönününde katıldığı toplantıların neticesinde Mudanya’da bir Konferans düzenlenmesine karar verilir.. Bu konferansta Başkumandanlığı Garp cephesi kumandanı İsme Paşa temsil edecektir. İngiltere`yi Genral Harrington Fransayı General Charpie İtalya’yı General Monapelli temsil edecektir. Yunanlılar temsilci veremeyecek ancak Mudanya önlerinde demirledikleri bir gemi ile müttefiklerin getirecekleri haberleri bekliyeceklerdi.

Türk Milleti için şerefli bir sahife açılmak üzereydi. Ancak bu sahifenin açılması için Mudanyada büyük bir kavga verilmesi gerekiyordu.. Ve o kavga destanlaşacak şekilde verildi.. “Mustafa Kemal İngilizler’le anlaşıverdi de hilafet kaldırıldı bunun karşılığı çekildiler gittiler masalını anlatanlara tokat gibi bir cevap olması bakımından şimdi de “Mudanya” restleşmesini anlatalım.

MUDANYA DA İNGİLİZLERLE RESTLEŞİYORUZ

Sevgili Okurlar,

Avrupa, İngilizlerin yineden Anadoluya çıkacağı büşük bir savaşan başlayacağı haberleri ile çalkalanıyordu. İngilizler “saldırmak üzereyiz yeter bulunduğunuz yerden bir adım daha atmayın” şeklinde tehditlerde bulunuyorlardı.

Halbuki Türk’ün şanlı yürüyüşü bir defa daha başlamıştı. İngilizler tüm tehditlere rağmen Türkler’i Trakya’yı almadan durdurmanın mümkün olmadığını görüyor, bir yandan savaş planları üzerinde çalışıyor, bir yandan yapacakları savaş için parlamentoda olağanüstü olaylar yaşıyor, diğer yandan bir konferans düzenliyerek kendi istedikleri minval üzerinden bir anlaşmayla Türkleri Trakyaya sokmak istemiyorlardı.

Türk Birlikler’i tüm tehditlere rağmen Çanakkale önlerine kadar gelmişlerdi. Öncülerin görünmesinden beş gün sonra Çanakkale önlerinde Kırk bin, İzmit’te ise Elli bin asker hazır hale gelmişti. Bunun dışında Elli bin civarında yedek kuvvet de hazır bekliyordu. Mustafa Kemal’in Müttefikler’e karşı gövde gösterisine dönüşen bu harekatı aslında büyük riskler taşıyordu. Türkler’in halihazır bütün kuvvetlerinin toplamı İkiyüz bin’i bulmuyordu. Asker aslında yorgundu. Mühimmat ve erzak sıkıntısı had safhadaydı. Yedek kuvvet ise hemen hemen kalmamıştı. Zaten milletin varıyla yoğuyla meydana getirebildiği bu ordudan başka bir gücü de kalmamıştı.İngilizler ise en kısa sürede en az beşyüz bini bulan iyi techiz edilmiş kuvveti Çanakkale önlerinde organize edebilecek güce sahiptiler. Dünya nefesini tutmuş büyük bir savaşın kopmasını bekliyordu.

Ancak İngilizler Mustafa Kemal’e hem çanakkale de hem de destek ve mühimmat verdikleri Yunan savaşları sırasında yenilmiş olmaları sebebiyle parlamentodan bir savaş kararı çıkaramıyorlar görüşmeler uzadıkça uzuyordu. İngiliz generalleri de Mustafa Kemal gibi bir savaş ustasından korkuyordu.

İngiliz Hükümeti 2 Eylül de General Harrington’a Mustafa Kemal’e verilmek üzere bir ültimatom gönderdi. Eğer Türkler çekilmezse savaş başlayacaktı. Ancak Harrington bu ültimatomun meydana getireceği büyük riski görerek İstanbul’daki diğer generallerle durumu müzakere ederek bekletmeye aldı.

Çanakkale’ye Cebelitarık’tan Malta’dan Mısır’dan takviye birlikler geliyordu. İngilizler’in durumu Türkler’e nazaran çok iyiydi. Tel örgüler içerisinde siperlere yerleşmişlerdi. Hava üstünlüğünü ellerinde tutuyorlardı. Gelibolu’daki topçuların desteği de onları güçlü duruma sokuyordu. Onları buradan atmak için aslında çok büyük bir askeri hareket gerekiyordu. Bu savaş bir bakıma Gelibolu Savaşları’nın bir tekrarı gibi olacaktı ancak bu sefer Türkler’ın yerleştiği siperlerde İngilizler bulunmaktaydı. Hemde Türkler’in eski halinden kat kat daha güçlü olarak.

İngiltere de Parlemento ikiye bölünmüştü! Bir grup kesin ve net bir ültümatom çekerek Türkler’in geri çekilmesini temin etmekten yanayken diğer grup “Ne Türkler’in bir ihtilalci çete ne de başkumandanlarının çete başı olmadığını, bu hadiseyi bir milletin yeniden ayağa kalkışı gibi görmek gerektiğini bu hadiseyi bir milletin yeniden ayağa kalkışı gibi görmek gerektiğin, Bu nedenle acilen bir Konferans düzenlenerek İngilterenin daha büyük risklere girmeden bu işten sıyrılmasını” savunuyorlardı.

Dört sene önce Fatih edasıyla İstanbul’a çıkan Fransız generaller çoktan havlu atmışlar, bu işten kazasız belasız sıyrılmak için Mustafa Kemal’le İngilizler’in arasındaki gerginliği çözmenin gayreti içerisine girmişlerdi.

Mustafa Kemal İzmir de kendisiyle görüşmek için gelen savaş muhabiri ve Cuhurcuhill’in yeğeni Clarie Sheridan’a, İngilizler için şunları söyledi:

“Ben onları içinde bulundukları durumdan şerefle kurtulmak imkanının vermek istiyorum. Bunun içinde sabırlı davranıvorum!”

Gazi Paşa aslında bir yandan askeri güçlerini organize etmek için zaman kazanıyor diğer taraftan Sakarya Zaferi ve İzmir’in geri alınışının düşman üzerindeki meydana getirdiği pisikolojik baskıyı artırarak Avrupa da Türkler lehine kamuoyu oluşmasını temin edip hükümetler ve parlementolar üzerinde baskı meydana getirmeye çalışıyordu.

Nitekim bu politika başarılıda oldu. Mustafa Kemal kendisine iletilen barış konferansı çağrısını Büyük Millet Meclisi adına kabul ettiğini bildirdi. Fakat Meriç nehrine kadar Trakya’nın derhal geri verilmesi hususundaki isteğini yeniledi. İsmet Paşa’yı başdelege seçerek Ankara’ya geri döndü. Ankara’da ve mecliste bayram vardı. Hem millet hemde milletvekilleri birbirlerini ve muzaffer başkomutanlarını tebrik ediyorlardı.

Mudanya, Bursa ve Marmara’nın Güney kıyısıyla bağlantı sağlayan yolları Arnavut kaldırımı döşeli, evleri ahşap, sivrisinek dolu harap bir limandı. Konferans, eski Rus konsoiosluğu binasında bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur ve denizlerden bora şeklinde esen bir rüzgar altında 3 Ekim 1922 günü toplandı.

Türk Milleti şerefli bir zafer kazanmıştı. Ancak konferans pek başarıya ulaşacak gibi görünmüyordu. İki gün geçmiş daha ortada görülmemış 28 problem bulunmaktaydı. İngilizler, Boğazlar ve Trakya konusunda direniyorlardı. General Harrİngiton başlıca noktaları ele alan bir protokol hazırlayarak son sözlerinin bu olduğunu söyleyerek Istanbul’a gitti.

Mustafa Kemal, Ismet Paşa’ya “6 Ekim akşamına kadar taleplerimiz neticelenmezse İstanbul üzerine harekete geçiniz” diye talimat verdi. 7 Ekim sabahı İtalyan ve Fransız delegeler Türkler’in taleplerini kabul edeceklerini bildiriyorlar, İngilzler de İngiltere’den görüş aImak için müsade istiyorlardı.

İstanbul’da toplanan İngiliz heyeti Londra’nın görüşünü beklerken bir yandan da İstanbul’un bir Türk saldırısına karşı nasıl savunulacağının planlarını yapıyor, savuma stratejileri oluşturuluyordu. Dünya nefesini tutmuş bekliyordu. Her an yeni bir savaş patlak verebilirdi. Bir avuç Türk, koskoca Avrupa’yı dize getirmişti. Son üçyüz yıllık tarihimizde böylesine tavizsiz ve başarılı bir harekatımız olmamıştı. Avrupalı hem şaşkın hem ezikti.

İngiltere de ise siyasi bunalım başlamıştı. Böyle bunalımlı bir durumda savaş kararı çıkması artık pek mümkün değildi. Bir Yunan İmparatorluğu kurma hayalleri uğruna ülkesine büyük kayıplar verdiren Lloyd George’un İngiltere’yi yeni bir savaşa daha sokmasından endişe eden İngiliz Parlementosu onu alaşağı etmenin hesaplarını yapıyordu. Lloyd George ise artık savaş kararı alacak cesarette değildi. Nitekim yıllar sonra yaptığı bir konuşmada “Türkler gibi her şart altında başarılı savaş veren, savaş konusunda usta yaratılmış bir millette yeni bir savaşa girecek kadar büyük bir hatayı üstlenemezdim. Bu sebeple ülkemi yeni bir felakete sürüklemek yerine istifa ettim.” demiştir.

Mudanya’da devam eden restleşme de kazanan taraf Türkler oldu. 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya da imzalanan anlaşmayla Millî Mücadele noktalanmış, Türkler’in İstiklal Savaşı zaferle bitmiş oluyordu.

Müttefikler İstanbul’dan ayrılırken bir Türk askeri birliği selam vaziyeti aldı. Generaller bu kıtayı teftiş ederek geçerlerken askeri bandonun şefi yeni bir marşın komutunu verdi. Askeri bando mızıka takımı bu yeni marşa girdi. İhtilaf devletleri bu marşa ayak uydurarak rıhtıma doğru yürüdüler. Fakat marş biraz oynaktı, gittikçe de oynaklaştı. Müttefik delegeleri ilerledikçe marşın oynaklığı ve ahengi gittikçe artıyordu. Türkler İngilizleri küçük düşürmek onları giderken ezmek için böyle bir zarif yol seçmişler “Kahkaka marşı “ adını verdikleri bir marş ile onları yollamayı planlamışlardı.

Müttefikler İsmet Paşa’nın tebessümleri arasında “Kahkaha Marşı”nın gittikçe hızlandırılan ritimlerine ayak uydurarak ve hızla koyarak karayı terk ettiler. Resimde göründüğü gibi İsmet Paşa ve arkadaşları koşarak gemiye giden İngilizlerin arkasından gülüyorlardı.

Sevgili Okurlar,

İngilizler işte Anadolu’yu böyle terkettiler. Büyük Önder Atatürk ve kıymetli silah arkadaşları ile birlikte savaşan atalarımızın bizlere hediye ettiği Kurtuluş savaşı Türk Milleti’ne ihanet içerisinde olan İngiliz Ajanı Ekrem B.Ekinci gibilerin söylediği gibi anlaşarak kazanılmış bir zafer değil aziz bir milletin şerefli evlatlarının kan dökerek ve can vererek elde ettikleri şan ve şerefle yazılmış bir zaferdir. Bugün hür ve bağımsız bir ülkede yaşıyorsak kahramanların kahramanı Ata’mızın ve atalarımızın eseridir. Kahramanlarımıza saygısızlık edenler deniz seviyesinden daha alçak çukur adamlardır.

Değerli Arkadaşlarım,

Atatürk bileğinin hakkıyla Büyük Britanya Imparatorluğu’nu dize getirdi. Bu dize geliş İngiliz emperyalizminin de sonu olduğu gibi İngiliz Hükümetinin ve politikacılarının da siyasi hayatlarını bitirdi. Churchill 20 Yıl sonra Ikinci dünya savaşı sırasında politikaya dönebilirken, başbakan ve bütün bakanların siyasi hayatları bir daha geri gelmemecesine bitti. Türklerin zaferi Büyük Britanya Imparatorluğu’nun sonu oldu. Ingiltere’nin en büyük sömürgesi Hindistan, yeni bir uyanış dönemine girdi. Gandi “Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenmeden biz onları Tanrı gibi görüyorduk. O kazandı bizde kazandık ” dedi ve daha aktif eylemler sergileyerek Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturdu. Atatürk’ün kazandığı zafer neticesinde İngilizlerin bütün sömürgeleri birer birer ayrıldılar.

19 Ekim 1922 de Türkler hakkında ağzına geleni söyleyen ve Atatürk e daha önce asi ve maceracı general diyen İngiltere Başbakanı Lloyd George, Anadolu’daki başarısızlığı gerekçe gösterilerek verilen bir gensoru ile Başbakanlıktan düşürüldü. Lloyd George parlamentoda kendisini savunurken şunları söylüyordu: “Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki bu dahi çağımızda Türklere nasip oldu ve benim karşıma o çıktı.”

Bu TV’lerden ve gazete köşelerinden inmeyen üstelik üniversitelerde paye sahibi yapılmış İngiliz Ajanlarına soruyoruz: “

İngiliz Hükümet temsilcileri siyasi hayatlarını bitirmek için, Birleşik Krallık dünya imparatorluğunu imha etmek için mi Mustafa Kemal’le anlaştı?

Sevgili okurlar,

Kurtuluş savaşını bu milletin yiğit evlatları kazandı. Bileğinin hakkıyla kazandı. Nasıl Çanakkale’de düşmanı yendiysek Kurtuluş Savaşı’nda da Türk Milletinin azim ve kararlılığı inancı, imanıya dünyayı dize getirdik. Bunu hazmedemeyen Türk’e karşı ırkçılık yapan vatan hainleri alt kimliklerini öne çıkarmayarak din maskesi takmak suretiyle Kurtuluş Savaşı’nı yok farz eden saçma, sapan, yalanlarla insanlarımızı kandırdılar.

Atatürk düşmanlarının Vahidettin’i korumak maksadıyla yaptıkları bütün faaliyetlerin asıl sebebi Kurtuluş Savaşı’nı önemsizleştirmek toplum nazarında etkisizleştirmek, hatta utanmadan Atatürk’ün tüm başarılarını Vahidettin’e mâl etmektir.

Bu alçaklıktır.

Vatan’a İhanet edenler, işbirlikçiler, korkak ve meczuplar yalanla, dolanla tarih ters yüz edilerek kahraman ilan edilir vatansever kahramanlar ise hain olarak gösterilirse yarın bu ülkede milli faaliyet yapacak adam bulmakta zorluk çekilir.

Son 15 yıldır bu süreçleri yaşıyoruz. İnsanlar yıldırılıyor. Vatan için varını yoğunu hatta canını ortaya koyanlar Ergenekon vd düzmece mahkemelerde yargılanıyor. İnsanlar bir korku imparatorluğunda yaşadığı düşüncesiyle davranıyor. Bana “hocam yazınızı okuyorum ancak beğeni koymaya çekiniyorum” diyen arkadaşlarımız bulunuyor. Hâlbuki Türk çekinmez, Türk Yılmaz. Türk Yenilmez.

Türk vatanı eğer tehlikedeyse Türk’ün mücadelesi ölse bile yaşamaya devam eder.

Değerli Arkadaşlarım,

Kim Ajanmış Kim İngiliz işbirlikçisiymiş, daha net görülmesi bakımından yarın ki paylaşımımız da İngilizlerin Atatürk’ü öldürmek için tuttukları ajanlar ve akıbetleri ile Vahidettin’in İstanbul’a davet ettiği Türk heyetinin çantasından ajanlarına çaldırdığı ve İngilizlere teslim ettiği Kurtuluş Savaşı ile ilgili çok önemli belgeler ile bu sırada yaşanılan olayları anlatacak, İngiliz arşiv kayıtları ile birlikte bu belgeleri paylaşacağız.

Güzel bir gün dileğiyle Sevgiler Saygılar selamlar…

Taner Ünal Yazıları Atatürkçü Medya’da…


0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı