VAHİDETTİN’İN İHANETLERİ

Taner Ünal Yazıları Atatürkçü Medya'da...


TANER ÜNAL

ÖNCEKİ GÜN SAHİBİ ABD UYRUKLU TÜRKİYE GAZETESİNDE EKREM BUĞRA EKİNCİ TARAFINDAN ATATÜRK’E HAKARET EDEN ALÇAKÇA BİR YAZI YAYINLANMIŞTIR. VATANIMIZIN KURTARICISI, CUMHURİYETİMİZİN VE TAM BAĞIMSIZ ULUS DEVLETİMİZİN KURUCUSU, TÜM MAZLUM MİLLETLER BAŞTA, DÜNYANIN 20. VE 21.YY’IN LİDERİ KABUL ETTİKLERİ BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’E YAPILAN BU SALDIRIYI KINIYOR. İHANETİ CEVAPLIYORUZ...

VAHİDETTİN’İN İHANETLERİ -1

Sevgili Okurlar,

Gazi Mustafa Kemal’in “1919 yılı Mayısının 19’ncu gününde Samsun’na çıktım…” sözleri ile başlayan Nutuk, anılan tarihten başlayarak, zaman zaman daha geriye gidişler de yapılarak Türk İnkılabı’nın başlangıç safhasının en yetkili ağızdan anlatımıdır.

Yurdumuzun parçalanıp işgal edildiği günlerden başlayarak Türk tarihinde bir dönüm noktası oluşturan istihlal Savaşı’nı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk’ta ise, Atatürk’ün Milli Mücadele’ye başlamak üzere 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıktığı gün, ülkenin genel durumu şöyle tasvir ediliyor:

“Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumi’de mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır bir mütarekename imselanmış. Büyük Horb’iiı uzun seneleri zarfında, millet fakir ve yorgun bir halde. Millet ve memleketi Harb-i Umumi’ye sevkedenler, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi (soysuzlaşmış), şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini (koruyabileceğini) tahayyül ettiği deni (alçakça) tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; aciz, haysiyetsiz, cebin (ve korkak). Yalnız padişahın iradesine tabi ve onunla beraber kendilerini vikaye edebilecekleri (koruyabilecekleri) herhangi bir vaziyete razı.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta itilaf Devletleri, mütareke ahkômuıa riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, itilaf donanmaları ve askerleri istanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş Ayıntap; İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konyada İtalyan kıtaat-ı askeriyesi; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihayet, söz başlangıcı kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri’nin muvafakatiyle Yunan ordusu İzmir’e ihraç ediliyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında anasır-ı Hristiyaniye hafi, celi, hususi emel ve maksatlarının temin-i istihsaline, devletin bir an evvel çökmesine saıf-ı mesai ediyorlar.”

İşte Büyük Önderimiz Kurtuluş Savaşının Başkomutanı Büyük Önder Atatürk tarafından Türk Milletinin içerisine düşürüldüğü durum, en açık bir şekilde dile getiriliyor.

Konuşmasının ortalarında “Şimdiye kadar bilginize sunmuş olduğum hususlar, şahsım ve Hey’et-i Temsiliye adına üzerinde durduğum olayların açıklanmasıyla ilgiliydi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından ve hükümetin kuruluşundan bugüne kadar meydana gelmiş olan olayları ve değişiklikleri içine alacaktır.

Burada söyleyeceklerim, aslında herkes tarafından açıkça bilinen veya kolaylıkla bilinmesi mümkün olan olayların safhaları ile ilgilidir.

Gerçekte, Meclis tutanaklarında, bakanlıkların dosyalarında, basın kolleksiyonlarında bu olay ve hâdiselerin belgeleri kayıtlı ve saklı bulunmaktadır. Bu bakımdan ben, bütün bu olayların genel akışını işaret ve tespit etmekle yetineceğim. Maksadım, inkılâbımızın incelenmesinde tarihe yardımcı olmaktır. Bütün bu olay ve hâdiselerin akışında, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti’nin Başkanı Başkomutan ve Cumhurbaşkanı sıfatlarını taşımış olmaktan çok, teşkilâtımızın genel başkanı olarak kendimi bu görevi yerine getirmeye mecbur sayarım” sözlerine yer vererek yaklaşımını ortaya koyar. Gazi Mustafa Kemal, “Saygıdeğer efendiler, sizi günlerce meşgul eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikayesidir. Bundan milletim için ve gelecekteki evlatlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler, bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklalini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.”

Büyük Önder Atatürk hitabenin de hitabesi niteliğini taşıyan, Nutuk’un özünü ve geleceğe mesajı olan Gençliğe hitabeye başlarken sürekli hatırımızda tutmamız gereken şu sözleri ile geleceğimize ışık tutuyor.

“BUGÜN ULAŞTIĞIMIZ SONUÇ, ASIRLARDAN BERİ ÇEKİLEN MİLLİ FELAKETLERİN YARATTIĞI UYANIKLIĞIN ESERİ VE BU AZİZ VATANIN HER KÖŞESİNİ SULAYAN KANLARIN BEDELİDİR. BU SONUCU, TÜRK GENÇLİĞİNE EMANET EDİYORUM.”

Sevgili Okurlar,

Atatürk, Türk Milletiyle beraber hareket ederek Kurtuluş Savaşının önderliğini yapmış en yakınındaki silah arkadaşlarının bile imkansız gördüğü bir mücadeleyi başarıyla yürütmüş ve Büyük Türk Milletinin makus talihini yenmiş esaretini önlemiştir. Bununla da kalmamış Göktürk’lerden 1200 yıl sonra Türk adıyla yeni bir Türk Devleti kurulmasına öncülük etmiştir. Türk milletinin hanedan devletlerinde ki devşirme yöneticiler ve Türk düşmanı zihniyetler sebebiyle 1200 yıldır çektikleri çilelere son vermiş Türk Milletinin sığınağı olan Cumhuriyetimizi ve Tam Bağımsız Ulus Devletimiz kurmuştur.

Bu kahramanca mücadele yapılırken Vahidettin ve onunla birlikte hareket eden devşirme ve Türk düşmanı hainler alenen düşmanla işbirliği yapmışlar, Türk Milletine karşı Yunan ve İngilizlerle birlikte hareket etmişlerdir. Dün Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i anlattık. (Nusret Bey’in hizmetlerinin, yaşadığı hadiselerin ve yargılanmasının bir bütün halinde ele alındığı tek çalışma olması bakımından dikkatle saklamanızda yarar olacağı kanaatindeyim.) İlginiz, yorum ve ve beğenileriniz için çok teşekkür ederim. Daha önce de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey‘i anlatmıştık.

Kemal ve Nusret Beyleri hiç bir suçları olmadığı halde düzmece mahkemelerde yargılatan ve alel acele idam ettiren Vahidettindir. Aynı vahidettin Nemrut Mustafa gibi tescilli hainlerin cezalarını affetmekten çekinmemiştir.

Vahidettin Fetvalar yayınlatarak ve bunları ingiliz uçakları ile dağıttırarak Yurt genelinde isyanlar çıkartmış, suçsuz günahsız çok sayıda askerimizin şehit olmasına sebep olmuştur. Bu sebeple “İşgal vardı ne yapsın“ şeklindeki masumane savunmalar yersiz ve anlamsıdır, Vahidettin’in elleri kanlıdır.Bu kann kıyamete kadar silinmeyecektir.

Vahidettin keşke bir Osman Gazi, bir II.Murat, II.(Genç) Osman, III.Selim veya II. Mahmut olsaydı da aleyhinde konuşmasak hatta gerektiğinde övebilseydik. Hatta Genç Osman’ı veya Kanuni’nin şehzadelerini anlatırken olduğu gibi göz yaşı dökseydik. Vahideddin bununlada kalmamış Anzavur denilen bir haine büyük meslağda paralar ödeyerek 12.000 kişilik eşkıya kuvveti kurdurmuş ve Anadoluya saldırtmış, oluk oluk Türk kanı akıtmıştır.

Değerli arkadaşlarım,

Bu gün Sahibi ABD uyruklu – Türkiye Gazetesinde – Ekrem Buğra Ekinci tarafından Vatanımızın kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin ve tam Bağımsız Ulus Devletimizin kurucusu, Tüm mazlum milletler başta, dünyanın 20. ve 21.yy’ın lideri kabul ettikleri Büyük Önder Atatürk’e hakaret eden alçakça bir yazı yayınlanmıştır.

Dünyanın hiç ama hiçbir yerinde hiçbir millet veya topluluk, en imkânsız şartlarda savaşlar kazanarak, vatanlarını, namuslarını kurtarmış üstelik devletlerinin kurucusu bir önderlerine hakaret ettirmezler. Bu hakareti yapanı hemen tutuklar en ağır cezayı verirler. Böyle bir hain sokakta bile gezemez. Hiçbir makamda oturamaz. O vatanın sınırları içerisinde bu haine nefes almak çok görülür ve cezasını çektikten sonra sınır dışı edilir. Bu Tüm Avrupa veya Amerika kıtası ülkelerinde bile böyledir.

Atatürk ve Cumhuriyet aleyhinde yapılan bu yayınlar maksatlıdır. Eğer tepki verilmezse daha çeşitli yollarla yeni saldırılar yapılacak, bu saldırılar geçmişte yaşadığımız gibi samimiyetle mücadele veren Türkçü, Atatürkçü, Milliyetçi sağdaki veya soldaki tüm vatanseverlere saldırı şekline dönüşecektir. Bu sebeple Ekrem Buğra Ekinci gibilerin ihanetlerine karşı susmayacak, gerekli cevabı hep beraber ve bir çoşku seli halinde vereceğiz.

Değerli Arkadaşlarım,

80 yıldır ülkemizde tarih uyduruluyor. Alenen gözümüzün içine baka baka tüm yaşanılanlar ters yüz edilmektedir.Bu gün Milliyetçiler – Vatanseverler, durağan davranmakta, enerjilerini Devletimizi / Cumhuriyetimizi hülasa vatanımızı korumaya çalışmak yıkmaya çalışanlarla mücadele yaparak değerlendirmek yerine, daha yüzeysel ve ana amaçların dışında hamasi söylemlerin ve düşüncelerin peşine takılıp gitmektedirler.

Halbuki Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar, Batı’nın desteğinde Cumhuriyetçilerden çok daha fazla gayretli ve gerçekleri ters yüz etmede mahir vaziyette yollarına devam etmektedirler. Bu gün geldiğimiz yerde medya kuruluşlarının % 90‘ı, Kurtuluş Savaşını ters yüz edenlerin, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı yapanların ellerindedir. Birçok Tv kanalında ve gazete de Türk çocuklarını mankurtlaştıran yayınlar devam etmektedir. Sosyal Medya’da bir avuç vatansever Kurtuluş Savaşındaki kahraman telsizciler gibi yok şartlarda mücadele vermeye devam etmektedirler.

Sevgili Okurlar,

Ekrem Buğra Ekinci gibi alenen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapanlar bu ihanetleri “Vahidettin” üzerinden yürütülmektedir. Bazen ihanetlerine „Vahdettin“ diyememekte „Meclis“ ve diğer şekilde Vahidettin’i haklı çıkarmanın Atatürk’ü Vahidettin’e ihanet etmiş gibi göstermenin yolları oluşturulmakta konu böyle bir yerden ateşlenmekte diğer devşirme, gayrı Türk, işbirlikçi yazarlar ve sözde fikir adamı geçinen zevat koro halinde Vahdetin‘i haklı çıkarmak yönündeki faaliyetlerine devam etmektedir. Gayeleri Vahdettin’i haklı çıkarmak değil, Türk Milleti‘nin Bilge Kağan’dan bu yana 1200 yıl sonra kurabildiği, Türklere has idare biçimi olan Türk Cumhuriyetini yıkmak, Türk milletini diriltmek amacıyla gerçekleştirilen Türk devrimini insanlarımızın gözünde küçük düşürmek, anlamsızlaştırmak, Din maskesiyle mankurtlaştırılan insanlarımızı tarihte olduğu gibi işbirlikçilerle birlikte hareket eder hale getirmektir!

Sevgili Okurlar,

Bu Vahidettin aşkı her nedense arada bir artıverir ve böylece suni gündemler oluşturulmaya başlar.

Nitekim geçmişte de Eski Başbakan Bülent Ecevit durup dururken : “Ben Vahdeddin için hiçbir zaman vatan haini demedim. Çünkü ne zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı, ordusu kalmamıştı. Yine de önemli iş yaptı… Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu.” deyiverdi.

Gazeteci Yılmaz Çetiner: “O günlerin ağır şartları içinde Atatürk de “Hain, sefil” demiş olabilir. Ama aynı kelimeleri bir düşünün, kimler kimler için söylemedi… Sultan Vahdeddin bence vatan haini değil, aciz, hasta bir padişahtı.”

Murat Bardakçı : “Vahdettin her şeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alâkası yoktur. Hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleye bilirim: Osmanlı tarihinin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır; ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alâkası yoktur.”dedi.

Prof. Dr. Mim Kemal Öke : “Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.”

Bu gün geldiğimiz yerde Atatürk’ün tüm mirasını bağışladığı Türk Tarih Kurumu da gerçeklerle alakası bulunmayan bir video hazırlamış “Kurtuluş Savaşının sevaplarını Vahdettin’e maletmeye, kendisini vatanı için feda etmiş bir mazlummuş gibi göstermeye” çalışmaktadır.

Bu gün ve bir kaç paylaşımımızda Vahdettin’i örtültülü veya açık biçimde savunan, hatta Vahidettin’i neredeyse kahraman ilan edenlerin yüzlerine asıl gerçekleri kaynaklarıyla delilleriyle bir bir çarpacağız. Bu konuda tavizsiziz. Çünkü milli meselelerde taviz olmaz. Amacımız “Vahidettin’i karalamak değil, Türk Milletinin gururu, onuru ve milli şuur kaynağı Kurtuluş Savaşını yok farz etmek, Kurtuluş Savaşı kahramanlarını karalayarak hainleri kahraman ilan etmek” isteyenlere cevap vermektir.

Sevgili Okurlar,

Enver, Cemal ve Talat Paşaların 2/3 Kasım gecesi ülkeyi terk etmelerinin hemen ardından tutumunu birden bire değiştiren ve müthiş bir İttihatçı düşmanı olan Vahdettin, daha önce itiraz etmediği İttihatçılardan Rauf, Fethi, Cavit ve Hayri Beylerin derhal kabineden çıkarılmaları için Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya baskı yapmaya başlamıştı.

Bu sırada, iktidar ihtirasına tutulmuş olan Ahmet Rıza, Sadrazam olmak için Padişahın oyunlarına alet oluyordu. Bu gelişmelere karşın Türk Milletinin mahvına sebep olacağı aşikâr, Mondros Mütarekesine imza atan Hüseyin Rauf Orbay, son kez Padişahın huzuruna çıkmış, ama bu görüşme pek olumlu geçmemiş ve Rauf’un, basında Damat Ferit hakkında yayımlanmış olan yazıları Vahdettin’e hatırlatması üzerine sükûnetini bozarak ayağa kalkan Padişah, görüşmenin sona erdiğini anlatmak istemiş ve daha sonra Rauf’un gözlerinin içine bakarak: ‘Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü! İdaresi için bir çoban lazım. O da benim’ demişti.

Padişah, İttihatçı önderlerin ülkeden kaçmalarına göz yummuş olduğuna inandığı Sadrazam İzzet Paşa’ya epeyi içerlemişti. Kendisi, müttefiklerin canını sıkmamak için, onları tutuklatarak İtilaf devletlerine teslim etmeyi yeğ tutuyordu. Dolayısıyla, kabinesinde kimi İttihatçılar bulundurduğu özrüyle İtilaf devletlerinin etkin kolu İngilizlerin taleplerini yeterince yerine getiremeyen İzzet Paşa, sonuçta, 8 Kasım’da Padişahça istifaya zorlanmıştı. Onun yerini, 11 Kasım’da, İngiliz yandaşlığıyla tanınmış olan Ahmet Tevfik Paşa kabinesi almıştı. İki gün sonra (13 Kasım) İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan 61 parçalık büyük işgal filosu İstanbul’a ulaşmış; Beyoğlu Hıristiyanları gösteriler yapmışlardı.

Bu sırada, İtilaf Devletlerine ait donanma, 13 Kasım’da boğazlardan geçerek Dolmabahçe Sarayı önünde demirleyince Vahdettin’i korkular sarmıştı. Vahdettin tek amacı, tahtını korumak için istilacıların iyi niyetlerini sağlamaktı, İngilizlere iyi davranarak, onların isteklerini yerine getirerek, desteklerini elde etmeyi ümit ediyor, tüm Müslümanların Halifesi olmasının İngilizlerce önemseneceğini sanıyordu.

Hâlbuki Amiral Caltrope, 6 Kasım 1918’de İngiltere Yüksek Komiserliği’ne atandığı gün Lord Balfaur’dan “Türklerin yakınlaşma ve dostluk kurma taleplerine soğuk davranılması” hususunda talimat almış, 13 Kasım 1918’de İngiliz askerleri İstanbul’u işgal ettikleri zaman “Türklerin ağır bir şekilde cezalandırılacaklarını onlara duyurmayı” prensip olarak benimsemişlerdi.

Jorge Blanco Villalta adlı İspanya’lı yazar bu konuda şu yorumu yapıyordu: “Osmanlı’nın kalbi, Türk halkıyla, onların mutluluğuyla şanlı geleneklerine saygı gösterilmesiyle ilgilenmiyordu. Vahdettin’in yeni müttefiki, istediği her şeyi kendisinden almıştı. Lloyd George, şimdi memnun olarak ellerini ovuşturuyordu, çünkü Şark Meselesi, İngiltere’nin yararına çözümlenmiş bulunuyordu” (10)

Sevgili Okurlar,

Batı’nın 1814’de resmen gündemine aldığı ve Şark Meselesi (Doğu Sorunu) adını verdiği projenin amacı “Türklerin Anadolu’da katledilmesi kalanların ise sürülmesiydi”. Şark Meselesini tamamlamak amacıyla Anadolu’ya geldiklerini her fırsatta çekinmeden itiraf eden İngilizler, Anadolu’ya karşı yürütülecek askeri bir harekâtın bütün sorumluluğunu üzerlerine almak, Türkleri Anadolu’dan çıkarmakta kararlıdır. Nitekim diğer müttefiklerine karşı bu hususta katı davranmışlar, bu konuda kararlı olduklarını bildirmişlerdir.

Nitekim 16 Ocak 1919 tarihli Harp Bakanlığı’nın görüşü incelenmeye değerdir.

“Mütarekenin uygulanmasını sağlama sorumluluğu, tek başına İngiltere Krallık Hükümetine ait olacaktır. Bu maksatla gerekli görülecek böyle bir askeri hareketin yürütülmesine İngiltere, müttefiklerine sormaksızın her zaman yetkilidir.”16 Aralık 1918 günü General Milne raporunda özetle şunlar yazıyor “Padişah Osmanlı Devletinin idaresinin mümkün olduğu kadar çabuk ele alınması için Britanya Hükümetinden istirhamda bulundu. Britanya memurlarının kontrol için Anadolu’ya gönderilmesini ve Britanya subaylarının idareye yardımcı bulunmalarını rica etti.”

Tabii ki Sultanın bu kadar dirayetsiz ve korkak olması düşmanın gücünü artırmış yakışıksız davranışlarda bulunmalarına yol açmıştır. Devletimizin askerlerine bakanlarına saygısız ve aşağılayıcı hareketlerde bulunmalarını temin etmiştir.

Nitekim Ocak 1919 tarihinde İngiliz Mareşali Allenby, Osmanlı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Bey’le, Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’yı ayakta çok ağır hakaretlerle azarlamış; sonrada kapıyı göstermişti. Gerçi bu nazırlar hemen o saatte istifa ettiler, ancak İşgâl kuvvetlerinin davranışı değişmedi. İstedikleri anda Sadrazam ve büyük rütbeli nazırların odalarına dalıyorlar; onlara en ağır hakaretleri yapıyorlardı. Biraz direnen nazırlar, itile kalkıla sokaklarda sürüklenerek Malta’ya sürgüne gönderiliyordu. Ancak Vahidettin’den en ufak bir ses dahi çıkmıyordu.

Evet, İstanbul’a “Bir imparator gibi giren Fransız Generali D’Esperey” en üst komutan gibi görünebilir. Gerçekte duruma egemen olan General Milne’dir. Milne, daha başında bağımsız davranma emrini almıştır. Bunun yarattığı sürtüşmeler karşısında Lloyd George, 15 Eylül 1919’da Claemencu’ya ’’İstanbul’da bir Fransız komutanın bulunmasının, İngiltere’nin İslâm dünyasındaki nüfuz ve onuruna vurulan bir darbe olacağı’’nı yazmış ve bunu Fransa’ya kabul ettirmiştir.

Amiral de Robeck, 15 Aralık 1919’da “Geçende Sultan benimle görüşmek istedi, reddettim.” şeklinde Dışişleri Bakanlığı’na bir mektup gönderir ve “İyi yaptınız” cevabını alır. İtilaf subayları bile “saygı kabul edilir” düşüncesiyle selâmlık törenlerinde hazır bulunmama kararı alırlar.

VI.’ıncı Mehmet Vahidettin ise, mütarekenin ilk gününden başlayarak İngiltere ile dostluk bağlarının kuvvetlendirileceğinden bahseder ve 21 Mart 1919’da, İngiltere Yüksek Komiserliği danışmanlarından Hohler’i huzuruna kabul etmek istediğini bildirir. Fakat İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Padişah’ın bu isteğini reddeder.

Fesli Kadir Mısıroğlu ve taifesi 21 Aralık 1918’de meclisin dağıtılmasını yerine Damat Ferid’in getirilmesini Mustafa Kemal’in Vahideettin ile görüşmesine bağlarlar.  Hâlbuki Vahidettin ile Mustafa Kemal arasında bu yönde bir görüşme olmadığı gibi Mustafa Kemal’in gelmesini isteyeceği son kişilerden birisi de Damat Ferid denilen hain olmalıdır. Kaldı ki Vahidettin’in has adamı Damat Ferit, Ayan Meclisi’nde, daha 2 Aralıkta Mec¬lisin dağıtılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Dahiliye Nazın M.Ali Bey de bir gün önce, Meclisin feshedileceğini A.Fuat Cebesoy’a söyler. Aynı bilgiyi Hariciye Nazırı Nabi Bey de, Rauf Orbay’a vermiştir.  M.Şerif Paşa da olayı doğruluyor. Vahidettin de Lütfi Simavi’ye, “Tevfik paşa ile Meclisi feshe karar verdiklerini” açıklayacaktır.

Turgut Özakman Vahidettin isimli eserinde, “Başkâtip Ali Fuat Türkgeldi’nin anılarından hareketle Seçim kararının nasıl verildiğini, bizlere aktarıyor”

Ali Fuat Türkgeldi Görüp işittiklerim isimli hatıratında şunları söylüyor:

“21 Aralık 1918 Cumartesi sabahı, huzura çağrıldım, Tevfik Paşa ‘kabineye güvensizlik oyu verileceğini öğrendiğini,  bu sebeble kabinede, Anayasanın 7. Maddesi  uyarınca Meclisin dağıtılması için Padişahın iznini almaya karar verdiklerini’ söyledi,  Padişah da “İttihatçılar, velinimetlerine (liderlerine) karşı bir vefa gösterisinde bulunmak istiyorlar, kabineyi onlar düşürmeden önce, Meclisin dağıtılması daha doğru olur, böylece dayılık bizde kalır” dedi.

Tevfik Paşanın ayrılmasından sonra Padişah beni yanında alıkoyarak neden bu karan verdiğini anlattı: “Sizden sır çıkmaz. Ecnebiler (işgalciler) bu Meclisi seçilmiş saymıyorlar, ‘Siz hayat hakkınızı korumak için faaliyet göstermelisiniz. Eğer gereken faaliyeti göstermezseniz, hayat hakkınızı da kaybetmiş olursunuz diyorlar” dedi.”

“Yeni seçimlerin 4 ay sonra yapılmasının anayasa hükmü olduğunu hatırlata¬rak, bu hususun Meclisi feshetme kararında yer almasının uygun olacağını” söyle¬dim ama kabul görmedi. Padişah benden sonra Lütfi Simavi Beye, “Başkâtip Bey pek korkak, aman kanuna aykırı bir şey olmasın diye titriyor” demiş. Ertesi günü huzura kabulümde, Padişah, Meclisin dağıtılmasının gerekliliğini tekrarladıktan sonra, “Ecnebilerin zihniyeti bizimkine uymuyor, bir kere kafalarına koydukları bir şeyi çıkarmıyorlar ve ‘o katiller heyetinin seçtiği Meclisi nasıl tutuyorsunuz? Siz neye dayanıyorsunuz?’ diyorlar” dedi.”

Meclisi kendisi dağıttıran Vahidettin, 27 Ocak 1919 günü de şöyle dert yanıyordu: “Ecnebiler pek amansız! Bize baskı yaparak Meclisi dağıttırdılar.”

Vahidettin işte buydu!

Sevgili Okurlar,

Vahidettin Padişah olduğu günlerde, tebrik için huzura çıkan Şeyhülislam Musa Kâzım efendiye şöyle demiştir:

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Sinim kemale erdi (57 yaşında idi). Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderlerle (Veliaht Yusuf İzzettin) hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makama intizarda değildim. Fakat takdiri ilahi ile teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhte ettim. Şaşırmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”

Sabık Adliye Nazırı İbrahim Beye de şunları söylemiştir:

“Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat ağır bir vazife deruhte ettim. Allahtan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır, biz böyle şeyleri anlarsınız. Odalardan birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde pederim vefat etmiş, birinde amcam yahut birader bir şey oluş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver. Bunları gördükçe müteheyyiç oluyorum.”

Halbuki Vahidettin hiçbir sözünde ve davranışında samimiyet bir kişiliğe sahiptir. Başkâtip Halit Ziya Uşaklıgil Vahidettin’i şöyle tanımlıyor:

“…Yaradılışında hileye, entrikaya, gizli düzenlere, karışık girişimlere düşkün¬lüğü olan Vahideddin Efendi…”

Tahta çıkınca, İstanbul Elçiliği eski çevirmeni A. Ledoulx, hakkında bilgi toplamak isteyen Fransız Dışişleri Bakanlığına, 6 Temmuz 1918 günü bir not verir. Notunda Vahidettin’i “içten pazarlıklı “diye nitelemektedir.

Turgut Özakman, Ali Fuat Türkgeldi’den nakil ile şunları söylüyor: “Adına gelen yazıların açılmadan kendisine verilmesini emreder, hükümetle haberleşmek için görevi bu olan A. Fuat Beyi değil de adamı Refik Beyi kullanır; bazı kimseleri gizlice özel dairesinde ka¬bul eder, bazı temasları gizlice yürütürdü.”, Ali Fuat Beye, “Her gün yüzlerce gizli yazı aldığını” söylerdi.

27 Ocak 1919 günü, yabancıların amansızlığından ve baskısından şikâyet eder. A.Fuat Bey özetle şöyle diyor: “Bu baskı neden dolayı, kimler tarafından ve hangi aracı ile yapılıyordu? Açıklamadığı için bu, benim için esrarla dolu bir konuşma olarak kalmıştır.”

Başmabeynci Lütfi Bey daha açık yazmaktadır;

“Mart 1919. Sarayda nizamsızlık (kuralsızlık) ve intizamsızlık (düzensizlik) günden güne ve hissedilir şekilde artmaktaydı. Başmabeynci olduğum halde, benden gizli birçok kimselerin, hatta İtilaf Devletleri (İngilizler, Fransızlar vb) uyruğundan, kim ve ne oldukları belli olmayan adamların, vakitli vakitsiz, Padişahın huzuruna kabul edildiklerini duyuyor, görüyordum. Padişah böylelikle güya çok ustaca bir siyaset güttüğü kanaatindeydi.”

“A.İzzet Paşa ile birlikte huzura girdik. Eski Sadrazamı görünce Padişa¬hın takındığı tavır ve hareket dikkatimi çekti. Padişah yorgun, ağır ve muzdarip görünmeye çalışan bir sesle İspanyol gribinden çok zahmet çekmekte olduğunu öyle bir halde ve öyle bir dilde anlattı ki buna ben de inandım ve gerçekten üzün¬tü duydum. Hep kendisi konuştu, İzzet Paşaya tek bir kelime bile söyletmedi. [..] İzzet Paşayı uğurlayarak tekrar Padişahın yanına döndüm. Büyük bir şaşkınlığa uğradım. Biraz önce müthiş hasta görünen Padişah şimdi tamamıyla iyileşmişti. Çehresinde hastalıktan en küçük bir iz görülmüyordu. Sesi de son derece gür ve sağlamdı. Padişahın hiçbir şeyi olmadığı halde, bu kadar ustaca hasta rolü oynayışına hayran kalmıştım.”

Sevgili Okurlar,

Padişahın İngiliz Yüksek Komiseri İle Yaptığı Görüşmeyi Taner Baytok’un İngiliz belgelerine dayanılarak hazırlanan eserinden aynen aktarıyorum:

21 Ağustos akşamüzeri Padişah sırasıyla Fransız, İtalyan ve İngiliz Yüksek Komiserleini Yıldız Sarayında kabul ederek, kendileri ile bir süre görüştü. Görüşmeler özel olmakla beraber, üniforma giyilmesi hariç resmi kabullerdeki seremoni aynen uygulandı. Dışişleri Bakanlığı görevini de üzerinde bulunduran Sadrazam da görüşmelere katıldı.

Bu, 21 Eylül 1914 den beri bir İngiliz temsilcisinin Saraya ilk girişi ve Amiral Sir de Robeck’le Sultan Vahdettin’in ilk görüşmesi idi. Padişahın saçları tamamen beyazlamıştı. Daha odaya girdiği andan itibaren heyecanlı hali dikkati çekiyordu. Görüşmenin başında, kendini tutmağa çalışması ve heyecanı sebebiyle, üzüntülü ve çekingen bir şekilde kelimeleri güçlükle kullanıyordu. Görüşme ilerledikçe kendine olan güveni arttı, fakat sonuna kadar alçak sesle konuşmağa devam etti ve gözlerini genellikle yerde gezdirdi. Sözleri tercüme edilirken ise pencereden dışarıya bakıyordu. Birkaç kere yaptığı ince espiri ile görüşmelerin havasını biraz olsun hafifletti. Bu anlarda gözlerini kaldırıyor ve yüzü bir gülümsemeyle aydınlanıyordu.

Görüşme 40 dakika kadar sürdü. Sultan Vahdetin ile de Robeck arasında Sadrazam tercümanlık yapıyordu.

Sultan Vahdettin şunları söylemişti:

“Türkiye’nin son on yıl zarfında çok acı günler geçirdiğini, ancak içinde bulundukları aynı mesut geleceklerin ışıklı bir başlangıcı olarak kabul ettiğini söyledi. Macera düşkünü bir avuç insan tarafından memleketin felakete sürüklendiğini acı bir dille tenkit etti. Türkiye’nin başına bütün bu felaketleri getiren grubun gerçek Türklerle ilgisi yoktu. Bu grup Türkiye’de kutsal sayılan ne varsa hepsini ayaklar altına almıştı. Çiğnenen şeylerden biri de geleneksel İngiltere dostluğu idi. Aslında Türkiye’nin idam hükmü demek olan bir antlaşmaya imza koymak emrini gelecekte İngiltere’nin yardımına güvendiği için vermişti. Türkiye yaralanmıştı ve yaraları derindi. Yaşayabilmesi için bir dostun elinden tutmasına ihtiyaç vardı. Bu yardım Müttefiklerin kolektif yardımından çok, İngiltere’nin desteği şeklinde olmalıydı.”

Sultan Vahdettin’i büyük bir nezaketle sonuna kadar dinleyen Amiral Sir de Robeck, “ Savaştan bütün Avrupa’nın harpten yaralı çıktığını, Türkiye’nin iyi bir idare ile, diğer memleketler kadar kayıplarını telafiye muktedir olduğunu, kalkınma hamlelerinde bütün memleketlerden yardım göreceğini ifade ile görüşülenleri Hükümetine bildireceğini” söyleyerek Padişahın yanından ayrıldı. Sultan Vahdettin Yüksek Komiseri fazla tuttuğu için “dertlilerin çenesi düşük olur” diyerek özür diledi.”

Vahdettin, Osmanlı kabinelerini, kısmen iyi niyetli ama güçsüz, kısmen de dalkavuk ve yeteneksiz Sadrazamların yönetimine vererek, İtilaf Devletlerinin siyasi ve askeri temsilcilerinin oyuncağı durumuna getirmiştir.

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri yardımcısı Tuğamiral Richard Webb, 19 Ocak 1919’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşar yardımcılarından Sir Ronald Graham’a gönderdiği özel mektupta şöyle diyordu:

“… Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdi valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz; polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları, işlemiş oldukları suçlara aldırmadan özgür bırakıyoruz… Demiryollarını sıkıca denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz… Politikamız, süngünün keskin ucuna dayanır… Halife elimizin altında bulundukça İslam Dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz… Bildiğiniz gibi, Padişah, bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…”

Gerçekte, Vahdettin, İngilizleri yalnız İstanbul’a değil, Anadolu’nun her yanına yerleştirmek istiyordu, ama siyasi durum bunu gerçekleştirebilmesi için uygun değildi.

Buna ilişkin olarak, İstanbul’daki İngiliz Genel Karargâhı’ndan İngiltere Askeri İstihbarat Şefi’ne 16 Aralık’ta şu gizli telgraf gönderilmişti: “Bugün Genel Karargâh’a gelen Sami Bey, Padişah ve Dışişleri Bakanı adına, ‘İngiltere’nin, Türkiye’nin yönetimini en erken vakitte devralmasını; barış yapılıncaya kadar beklenirse çok geç kalınmış olacağını’ söylemiştir. Sami Bey, ‘Arabistan’da İngiliz yönetimi kurulmasını istiyor. Denetim amaçları için ülkenin iç bölgelerine İngiliz subayları gönderilmesini; yönetime yardımcı olmak üzere İngiliz yetkilileri sevk edilmesini’ diliyor. Kafkasya’daki Türk askerleri Bizim (İngilizlerin) emrine verilecektir; görevine son verilmesini istediğimiz her subay görevden alınacaktır”

Yine bu sıralarda Vahdettin’le yandaşları, Müttefikleri, özellikle İngiltere’yi memnun etmek ve savaş dönemi Talat Paşa kabinesini kötülemek amacıyla, 5 Kasım’la 21 Aralık tarihleri arasında, Mebusan Meclisi’nin 5. komitesi aracılığıyla, savaş suçlarından sanık olanları tespit etmek için bir soruşturma komisyonu kurdurmuşlardı.

30 Martta, Damat Ferit gene Amiral Webb’i ziyaret ederek, bir gün önce görüşmüş olduğu Padişah tarafından gönderildiğini, Padişahın babası Abdülmecid’in, onu, İngilizlere karşı dostluk duygularıyle yetiştirdiğini ve Padişahın şimdi “Osmanlı gücünü tamamen İngiliz hükümetinin emrine vermek” amacım güttüğünü söyledi.

Damat Ferit, “Padişahın yardım için İngiltere’den başka hiç bir devlete başvurmak istemediğini, Türkiye’nin savaşta yalnız İngiltere tarafından yenilgiye uğratıldığını; dolayısıyla, galiplerden başka herhangi bir devletin boyunduruğu altına girmenin dayanılmaz ölçüdegüç ve acı olduğunu; eğer Ingiltere, iki ülke arasında bir gedik açmaya kendi bağlaşıkları tarafından ikna edilirse büyük bir hata işlemiş olacağını” belirtti.

“Bir Halife olarak Padişah ve devlette en yüksek katı işgal eden kendi şahsı adına konuştuğunu” ileri süren Damat Ferit, “Türkiye’nin İngiltere’ye ve ancak İngiltere’ye biat ettiğini” bir kez daha belirterek, İngiltere’nin yardımına sığındı ve buna karşılık olarak, Türk hükümetinin, İngiltere hükümetine mümkün olan her türlü desteği sağlayarak iyi niyet göstereceğine dair Amiral Webb’i temin etti Damat Ferid son olarak Vahidettin’in kendi el yazısıyla hazırladığı öneriyi İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a sunuyordu. Vatansever bir Türk evladının okurken tüylerinin diken diken olduğu öneri şuydu:

“1- Ermenistan, (Doğu Anadolu’dan verilecek topraklarla) bağımsız veya özerk bir Ermeni Cumhuriyeti haline getirilecektir.

2- İngiltere, Türkiye’nin bağımsızlığını ve iç güvenliğini korumak, gerektiği yerleri 15 yıl süreyle işgal edecektir.

3- İngiltere, Osmanlı bakanlıklarında İngiliz müsteşarlar bulunduracaktır.

4-İngiltere, her ile bir başkonsolos atayacaktır. Bunlar 15 yıl süreyle vali danışmanı olarak görev yapacaklardır.

5-Belediye ve parlamento seçimleri, İngiliz konsoloslarının kontrolü altında yapılacaktır.

6-İngiltere’nin, devlet merkezinde ve illerde maliyeyi denetleme hakkı olacaktır.”

İngiliz Yüksek Komiser Vekili, Damat Ferit’le yaptığı bu görüşmeyi Hâriciyeye bildirirken, “Ferit’le Padişahın içtenliğinden kuşku duymadığını, Türklerin, hesaba katılması gereken önemli bir etken olduklarını, bununla birlikte, İngilizlerin çıkarları ne olursa olsun birinci görevlerinin, bağışlanmaz ve unutulmaz bir muameleye uğrayan Hıristiyan unsurlara karşı olduğuna değiniyor. bağımsız bir Ermenistan’la ilgili önerileri desteklemekle birlikte, Yunanistan krallığının On iki Adalar’ın doğu kıyılarına dek yayılmasına karşı çıkıyor, böyle bir Yunan yayılmasının, bölgedeki unsurların esenlik ve mutluluğuna yardımcı olmayacağına inandığını” belirtiyordu. Bundan sonra, Damat Ferit tarafından ona verilmiş olan ve bir bakıma İngiltere’yi, Türkiye’yi himayesi altına almaya çağıran andırıya değinen Amiral Webb, Padişahın her şeyden önce kendi halifeliğine önem verdiğini belirtiyor, Batı Asya’nın kuzeyinde” dost ve muhtaç bir Padişah bulundurmanın önemine değinerek, şöyle diyordu:

“Barış Konferansında temsil edilmeyen Türklere önem verilmeyerek ihmal edilebilirler. Self-determinasyon (Kendi hakkını tayin) ilkesi Türklere uygulanmayabilir.”

Bununla birlikte Damat Ferit’in önerileri İngiliz Dışişleri Bakanlığınca “bir rüşvet” sayılıyor; amacın, “idaresizlik ve yenilginin” sonuçlarından kaçınmaları için Türklere yardım sağlamak olduğu, bu önerileri ileri sürenlerin, bunlar kabul edilirse, İngilizlerle itilaf Devletlerinin aralarını açacağını bilmezlikten gelemeyecekleri, belgeye eklenen derkenarda belirtiliyordu.

Bu öneri savsaklanmış, Türklerin kaderinin konferansta belli olacağı söylenmiştir. Vahidettin’in de sorumluluğu bulunan Mondros bırakışması Türklerin ölüm fermanıydı. Vahidettin’in ihanetleri ise bu bırakışmaya karşı oluşması muhtemel direnişlerin yok edilmelerinin çabuklaştırılması için İngilizlere ülke çapında yönetiminin teslimi ve İstilacı Yunan kuvvetlerine ve katliamlarına destek olmaları ile başlıyordu. İngilizler Padişah ve Sadrazam başta Hükumetin bu tavırlarından dolayı cesaretlenmişlerdir.

Nitekim 6 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Caltrope “BÜTÜN TÜRKLER’İN İDAMINDAN” söz etmekteydi!

Konuya bir sonraki yazımızda devam edeceğiz…

Taner Ünal Yazıları Atatürkçü Medya’da…


Taner Ünal
Tarihçi - Yazar

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı